< mülksüz şiirler, makaleler, aforizmalar, denemeler - Blogcu





İyiki doğdun Hrant!



15.09.2009

İyi ki doğdun Hrant!

 

 

Doğum günün kutlu olsun! Sana kendi adıma teşekkür etmek istiyorum. Neden mi? Eminimki eğer sen sağ olsaydın, eminimki eğer annen sağ olsaydı doğum gününde anneni mutlaka arar sorar ve ona seni dünyaya getirdiği için teşekkür ederdin.

 

Sana teşekkür ederim Hrant. Çünkü; sen hepimizin yerleşik algılarını bozdun. Çünkü; her ne kadar ırkçılığa karşı olsak da Türkler, Kürtler, Ermeniler, Rumlar ve  Yahudilerin neden kendi içlerine kapalı yaşadığının cevabını veremiyorduk. Ben kendi adıma bu topraklarda yaşayan (ama müslüman Türklerden farklı olanların),  Ermeniler, Süryaniler, Rumlar, Yahudiler vb. gayrimüslim azınlıkların hatta Kürtlerin ve Alevilerin yaşadığı toplumsal travmaları yeterince hesaba katmadığım için onların neden içe kapalı yaşamayı tercih ettiklerini yeterince anlayamıyordum. Ama seni tanıdığımda anladım ki travma çok büyük ama hepimizin niyetlerinden çok öte büyük… Sen bunu bilince çıkarmayı öğrettin bize, hem kendi dostlarına hem de başkalarına hatta cümle aleme… Teşhis olmadan tedavi olmaz bilirsin.

 

Sevgili Hrant !

Eğer bir yerlerde sesimi duyuyorsan sana bir dizi itirafta bulunmak ve biraz kendimi anlatmak istiyorum:

 

Küçüklüğümde çocukça kendime verdiğim bir söz vardı, bilirsin herkesin böyle sözleri olur. Demiştim ki; “hiçbir milliyete, halka, dine düşmanlık beslemeyeceğim, tüm insanların kardeş olması için çalışacağım ve büyünce de bunu hayata geçirmek için mümkünse günü geldiğinde yabancı uyruklu ve başka dinden biri ile evleneceğim”.

 

Hep bunun izini sürmeğe çalıştım ve çocukluk sözlerimi büyük ölçüde de hayata geçirdim. İlk gençliğim dünyayı değiştirme hayali ile politik mücadeleler içinde geçti. İnançlarımı sonuna kadar savundum, düşüncelerimi  varması gereken yerlere kadar vardırdım. Bu yüzden 1980 döneminde hapishane ile tanıştım. Ama çektiğimiz acılar sadece benim algımı genişletti. Dışarı çıktığımda her şeye başka yerden bakıyordum ama beni ben yapan ilk günkü inançlarımı hiç yitirmemiştim. Sonra içerde olduğum için atıldığım fakülteyle ilişkim kesilince askere aldılar beni, oldukça zor ve sakıncalı bir “hizmet” sürem oldu. Orada hiç unutmadığım gittiğim sürgün birliğindeki askerlik yapan “öteki sakıncalılar” yani gayri müslimlerdir. Başlangıçta onların da benim gibi “siyasi” olduklarını sanıyordum (ne saflık işte). Kısa bir süre sonra Ermeni, Rum, Yahudi olup hiçbir politik hareketle bağlantısı olmadığı halde buraya sürülen bu gençlerin hiç de sandığım gibi “siyasi” olmadıklarını salt gayri müslim ve azınlık mensubu oldukları için genelkurmay genelgeleri ile buralara sürüldüklerini bunun bir devlet politikası olduğunu anladığımda şaşırmıştım. Sonra birliğimdeki “gayri müslim vatandaşlarla” iyi ilişkiler kurmağa çalışmış ama anlayamadığım bir dirençle karşılaşmıştım. Benim koşulsuz dostluğumu kolay kolay kabul etmediklerini görmüş bu yüzden çok üzülerek kendimce küçük de olsa bir travma yaşamış ancak pes etmeyip aylarca o insanların güvenini kazanmak için adım adım kuyu kazar gibi çalışmıştım. Sonunda başarmış ve askerlik bittikten sonra babası bir marangoz ustası olan bir Ermeni arkadaşımın Feriköy’deki evine bir çay içimi sohbete misafir olacak kadar güven oluşturmayı başarmıştım. Anlamıştım ki travma o kadar büyük kopuş o kadar derin ki dostluk için bile yalnızca iyi niyet yetmez aynı zamanda emek vermek de gerekiyor.

 

Sevgili Hrant,

Seni daha önceden tanırmıydım bilmiyorum ama yüzün hep tanıdık gelirdi bana.  Daha önce Fırat’mış adın bir süre ama ben bu dönemde seni tanımadım, benim seni Hrant olarak ilk bilmem 2005 yılından sonra aldığın ödüller ve Agos gazetesi ile olan ilişkindi. Ama asıl seni TCK’nın meşhur 301. maddesinden yargılanmağa başladığın zaman tanıdım. O duruşmalara medya önünde toplumsal bir linç havası estirerek neo faşist psikolojik savaş taktiklerini uygulamak için gelenleri, kerinçsiz(*) küçük adamları görünce kanım donmuş ve seni ölüm listesine aldıklarını anlamıştım. Aradan geçen süre içinde ne zaman senle ilgili bir şey duysam endişe ile okur söylediklerini sadece akıl ile değil sevgi ile onaylar olmuştum. Sen artık bu topraklarda yaşayan vicdan sahibi tüm insanların gözbebeğiydin.

 

Sonra o meşhum 2007 Ocak günü tv’de senin vurulduğun haberini altyazı ile geçtiler. O günlerde işsizdim ve evde bütün gün haber kanallarını izlemekle meşguldüm.  Öldüğün haberi hemen arkasından geldi. Yıkıldım kaldım olduğum yere. Gitti! dedim, gözbebeğimizi koruyamadık gitti…. Biliniyordu dedim kendi kendime tıpkı Kırmızı Pazartesi’ndeki gibi ve tutamadım gözyaşlarımı…

İlk şaşkınlığım geçer geçmez hemen sağa sola telefonlar açıp haber vermeğe başladım “oraya” gidiyordu herkes ben de “oraya” gidiyordum. Gittik “oraya” binlerce olduk, hiçbir yerden emir almadan kendiliğinden toplanan binlerce insandık kadın erkek, ermeni türk kürt … Akşamın karanlığını yırttı seslerimiz. Hep birlikte haykırdık:  Hepimiz Ermeniyiz! Hepimiz Hrantız! 

 

Yüzyıllık bir cinayetti bu ve artık susamazdık.

 

Sevgili Hrant,

Gittiğinin ardından iki yıldan fazla zaman geçti ve hala kafamı kurcalayan bir soru var. Bu soruyu daha sağlığında sormağa başlamıştım. Belki çok geç ama ben yine de sormadan edemeyeceğim.

Daha lise yıllarında sempatizanı olduğum politik harekette ve gittiğim dernek çevresinde herkesin sevgiyle bahsettiği bir ermeni genç vardı. Çok şakacı biri olduğunu ve çok iyi saz çalıp türkü söylediğini söylerlerdi. Ben onu pek görmemiştim ya da mitinglerde gördüysem de tanışmışlığımız olmamıştı ama hakkında anlatılanları yaptığı şakaları dinlemiştim sonuçta aynı grubun sempatizanı idik işte. Söylenenlere göre birkaç arkadaşı ile birlikte adada yaşıyordu. O dönemde polis takibine karşı gerçek adlar pek kullanılmadığı için herkese kod adı görevi yapacak birer lakap takılırdı ve onun kod adı “ermeni” idi. Saçma biliyorum ama  kafama takıldı işte o “ermeni” senmiydin?

 

 

(*) Kerinçsiz: Arapça kökenli olup akılsız anlamına geliyormuş.

 

EĞİLMEM DE EĞMEM DE


"Epiktetos : Sadece eğitimli olanlar özgürdür". demiş oysa eğitim gerçekte öylemidir?

Eğitimin etimolojik kökeni eğitmek, eğme fiilinden gelir. Eğilmesi gereken bir nesne yada nesneyi eğerek bir dizgeye eklemlemesi gereken bir özne vardır. Eğitim eğitilmesi gereken canlı nesnelerin neler yapması nasıl davranması gösterilerek buna uygun olarak şartlandırılması ve bir sistem içinde birlikte hareket ettiği diğer nesnelerle senkron tutturarak o sistemin gerektirdiği bir takım eylemleri şaşırmadan ezbere yapma yetisini kazanmak ve şartlı refleksler oluşturabilme becerisidir.

Çocuk eğitimi çocuğun sosyal yaşamda varolan sistemi tehdit etmemesi, anababanın ve çocukla sosyal ve duygusal ilişkide bulunanların yaşam ritmini tehdit etmemesi için gerekli şartlı reflekslerin ona verilmesi anlamına gelir. Bu sürecin bilgi ile olan ilişkisi cocuğa bir takım mukayeseli bilgileri vererek onun analitik zekasının gelişmesine ve kendi yolunu seçmesine yardımcı olacak bir temel geliştirmek değil ahlakın, din'in emirlerini ve devletin yasalarının çiğnendiği takdirde başına gelebilecek kişisel felaketlere karşı bir uyarı mekanizması oluşturmak toplumsal kontrol'un içselleştirilmesinin temelini atabilmektir.

Hayvanlara uygulanan eğitim biçimleri ile insanlara uygulanan eğitim biçimleri yöntemler bakımından farklı gibi görünse de özde aynıdır.

Bu koşullandırma ve toplumsal tornaya uygun dimağlar yetiştirme sistematiği kendi eylemini "bilgi ve ahlak" gibi sözümona hiç tartışılmayacak kavramların ardına saklar.

Oysa eğitimde sunulan bilgi sınırlı sorumlu ve konsantre olup “amaca” hizmet etmek üzere tasarlamıştır. O amaç ise sistemdir sistemin ihtiyaçlarıdır. Sistemi onaylıyorsanız sizin için sorun yoktur ancak sistemi onaylamıyor ve eğitimi bilgilenmenin bir yolu olarak tasarlıyorsanız o zaman bir sorun var demektir. Çünkü eğitim "hukuk" gibi "ahlak" gibi, "din" gibi sistemi yeniden üretmenin bir aracıdır. Eğitimin verdiği alışkanlıklar daha doğrusu şartlı refleksler, analitik zekanın gelişmesinin, sistemin açıklarının sorgulanmasının, mülkiyet, hiyerarşi ve tüketim üzerine kurulu sisteminin işleyiş mekanizmalarının anlaşılmasının önünde zihni engeller oluşmasını sağlar. Akıl tuzakları ağaç yaş iken kurulur böylece ilerde ortaya çıkabilecek arıza durumlarında ezberlerin bozulabilme ihtimaline karşı sosyal, kültürel güvenlik yamaları oluşturulup insanların özneleşmesi, sistemce istenmeyen bilgilere ve sonuçlara ulaşılması engellenmiş olur.

Bu noktadan bakınca başlangıçta aktardığım Epiktetos'un; "Sadece eğitimli olanlar özgürdür sözü" nün tersine eğitim ile özgürlük arasındaki bağlantı doğru değil ters orantılı olduğu anlaşılacaktır.

Eğitim ile ilgili olarak tartışmaya ünlü bilim kurgu yazarı ve biyokimyacı İsaac Asimov'un zeka üzerine anlattığı çok bilinen bir anısından yola çıkarak başlamak istiyorum.

"Ben ordudayken, bir çeşit yetenek testine tabi tutulmuştum, normal sonuç olan 100 üzerinden 160 aldığım zaman bölükteki hiçkimse bu skoru daha önce görmediğinden bir iki saat boyunca epey yaygara koptuğunu hatırlıyorum. (bunun mevcut mutfak sorumlusu görevime bir katkısı olmadığını da belirtmem lazım) Bütün hayatım boyunca bu yüksek skor durum böyleydi aslında, durum böyle olunca da durumdan memnuniyetle zeki olduğum hissine kapıldım ve diğer insanların da böyle düşünmelerini bekledim.
Gerçekte ise, bu durum aslında sadece belli bir akademik tip sorulara cevap vermede başarılı olduğumu gösterir demek değil mi (hem de aslında benimle aynı entelektüel sınırlara sahip olan insanların hazırladığı sorulara)?
Örnek olarak, bir oto tamircim vardı, muhtemelen bu testlerin hiçbirinde 80'den yukarı bir sonuç alamazdı, ve ben de herhalükarda ondan zeki olduğumu kabul ederdim. Buna rağmen ne zaman arabamda bir arıza olsa ona yetiştirir, endişeli birşekilde motorun orasına burasına bakmasını, sanki yüce bir güçten gelen yargılarını bildirmesini dinler ve sonuçta arabamı tamir edebildiğini görürdüm.
Bu durumda, benim girdiğim testleri bu adamın tasarladığını düşünün. Ya da bir marangozun ya da çiftçinin, ya da akademisyen dışında herhangi birinin. Bu testlerin herbirinde bir moron olduğumu kanıtlayacağımdan, ayrıca da gerçekten öyle olduğumu anlayacağımdan şüpheniz olmasın. Akademik tecrübelerimi ve başarılarımı kullanamayacağım her alanda, ya da ağır iş, el işi gerektiren herhangi bir konuda oldukça kötü sonuçlar alırdım herhalde.
Bu durumda benim zekam, mutlak değil, sadece içinde yaşadığım topluluğun ve bu topluluğun içinde de
kendini bir yargıç olarak kabul ettirmiş oldukça küçük bir alt grubun bir fonksiyonundan ibaret.
Şu beni ne zaman görse fıkralar anlatmaya bayılan oto tamircisini tekrar ele alalım, bir gün kaportanın içinde kafasını bana uzatarak, ' Doktor, birkaç tane çiviye ihtiyacı olan sağır dilsiz bir adam nalbura girer ve, önce satıcının önüne gelir, iki parmağını dik bir şekilde masanın üzerine koyar ve üzerine çekiçle vuruyormuş gibi hareketler yapar. Nalbur gider önce bir çekiç getirir. Bizimki başını sallar ve dik duran iki parmağını gösterir, bu sefer nalbur ona gerekli çivileri getirir, çivileri alan adam da mutlu bir şekilde gider.' 'Peki Doktor sence daha sonra gelen kör bir adam nalburdan bir makası nasıl istemiştir?'
Beklemeden sağ elimi kaldırdım ve parmaklarımla makasla kesme işareti yaptım tabi ki.
Bunu gören ototamircisi yerlere yattı gülmekten tabii ki ve 'Seni salak, adam
kör sadece neden doğru düzgün makasa ihtiyacı olduğunu söylemiyor ki' dediğinde çok şaşırmıştım, haklıydı. Bunun üzerine adam, 'Şaşırma o kadar doktor dedi, ben bütün gün gelen müşterilerime bunu yaptım ve kimin bilip kimin yanılacağını da tahmin ettim. Kimleri yakalayacağımdan tam emin olamıyordum ama seni kesinlikle yakalayacağımdan emindim.' 'Bunu nasıl bildin' dediğimde ise, 'Çünkü o kadar fazla eğitimlisin ki doktor, akıllı olamazdın...' dedi. Her ne kadar bunu söylemek hoş olmasa da haklı olabilir. (Autobiography by Dr. Isaac Asimov (1920–1992)"

İşte anlatmaya çalıştığım tam da buydu. Eğitim bizi bilgilendirse bile donatmaz. Bize verdiği hazır, sunulmuş, tablet bilgiler sistem içinde alacağız yol boyunca katık torbamızda bulunması gereken kumanya gibidir. O yolda ekstra lezzetler aramıyorsanız, yada bu yiyeceklere mahküm olup olmadığınızı sorgulama gereği hissetmiyorsunuz sorun yoktur. Aç kalmadan yolda kalmadan emekliliğe kadar devam edersiniz. Ancak yolda size eğitim süresinde verilmemiş, öngörülmemiş bir durumla karşılaştığınızda bunu algılayamazsınız, durum sizi rahatsız etmeye devam ederse onu aşmak, yada yok etmek için çaba sarfedersiniz. Oysa, o sizin yürümenize engel olan şey belki de başka bir yolda giden yolcudur. Eğitimin kazandırdığı şartlı refleksler görme, işitme, dokunma, koklama ve tatma duyularımız dışındaki bir başka yolla çevremizdeki olayları algılamamıza yardımcı olabilecek analitik zekadır. Eğitim alışkanlıklar kazandırarak yaşadığımız hayatı basitleştirir, hergün işe giderken koştura koştura trenlere, vapurlara, metroya, otobüslere akın akın binişimiz bize son derece normal gelir. Çünkü gündelik hayatta işe gitmek, turnikelerde sıraya, girmek, vapura, trene birbirini iterek yer kapmak için mücadele etmek sıradan bir olaydır. Oysa şehre ilk kez gelen hayatı boyunca ormandan çıkmamış bir yerli için tüm bunlar saçmalıktan ibarettir acınacak bir görüntüdür dahası komiktir. Hergün içinde yaşadığımız bu mizahı biz dışardan bir gözle kendimize ve çevremize yabancılaşarak bakma yeteneğimizi yitirdiğimiz için asla yakalayamayız. Endüstriyel yaşam bizi otomasyona alıştırır. Otomasyon ise bizleri otomasyonun birer dişlisi haline dönüştüren bir düzenektir. İşte bu esnada eğitimle ezberimize aldığımız bilgiler işle ev arasında ve bir ya da iki günlük hafta sonu tatillerine sıkışmış yaşamlarımızda evin yolunu belleyen sütçü beygirleri misali bize fazla sorun çıkarmaz. Ancak burada insan olmanın (kendini kavrayan canlı olarak) en temel özelliğini yitiririz. İnsanı insan yapan "ben"i "öz iradesi" gündelik akış içinde asimile olur erir. Geleneklere, egemen ahlaka, mevcut toplumsal ideolojilere uygun olarak bizi biçimlendiren eğitim toplumsal yapı içinde birlikte yeraldığımız insanları kendi benzerlerimiz olarak bizleri vasati bazı davranış biçimlerine uygun davranmaya programlamıştır, doğabilecek toplumsal sorunlar da baştan kodlanmış olduğundan bulunacak çözümler ve başvurulacak merci ve de önlemler de belirlenmiştir. Sistemin ihtiyacı olan uzmanlık alanlarına göre örgütlenmiş olan eğitim sistemi bize bir ağacın biyolojik kimyasal yapısına dair bütün ayrıntıları verir, ancak o ağaçların biraraya gelip bir ormanı oluşturduğunu algılamamızı asla sağlayamaz bunu algılayabilmemiz ve bir ağacın tekliğinin bir ormanın tekliği içinde anlamlı olduğunu, o ormanın da gezegenimizdeki ormanlar ve bitki örtüsünün tekliği içinde bunların hepsinin ekoloji (çevre) denen bütünlük içinde bir anlamı olabileceğini anlayıp algılamamız için ilk baştan beri eğitimle bize verilen milyonlarca önyargıyla teker teker mücadele etmemiz gerekir. A. Einstein "bir önyargıyı kırmak bir atomu parçalamaktan daha zordur" derken bundan sözediyordu.
Bugüne kadar milyarlarca amerikan doları kaynak aktarılan kanser araştırmalarında gelinen noktada kanserin bir virüs sonucu değil insan metabolizmasının genetik mirasının da tetiklemesi ile mutasyona uğraması sonucu olduğu bulunmuştur. Oysa bunu tespit edebilmek için bu kadar zaman, emek, kaynak ve para harcamak gerekmeyebilirdi. Bugün gelinen noktada kanser tedavisi en pahalı tedavi iken kansere çare hala sadece bir "umuttan" ibarettir.
Oysa puzzel'ın parçalarını birleştirip endüstriyel yaşamın dayattığı sağlıksız yaşam biçimi içinde (insan yapısına uygun olmayan hareketsiz kapalı, güneşsiz sigara içilen ortamlarda, zamanımızın çoğunu geçirmek, bedenimizin kaldırabileceğinden fazla radyosyona maruz kalmak, genetiği değiştirilmiş, kimyasal katkılı gıdalarla beslenmek, bedensel yeteneklerimizi gereğince kullanmamak, sentetik kozmetikler ve giysiler giymek vs. gibi) milyonlarca ayrıntı bizi kanserin kucağına itelemektedir. Bunları çözmek için tıbbi bilginizin yüksek olması gerekmez. Madencilerin, petrokimya sektörü işçilerinin, kot taşlama işçilerinin vs. meslek hastalıklarını hiç anmıyorum bile.
Akademik düzeyde tıp eğitimi almış bilim insanları bu tür problemleri çözmek için ömürlerini verirken akademik kariyeri olmayan eğitim düzeyi son derece düşük olan atadan kalma alternatif tıp yöntemleri ile kanserin bazı türleri dahil birçok hastalığı iyileştirmeyi başaran insanların buluşları bir tehdit olarak yasaklanmakta, boyun eğmek istemeyenler açılan davalar ile terörize edilmektedirler.

Sözün özü eğitimin bize verdiği nosyon analitik zekamıza, başkaldırı potansiyelimize karşı "Bush doktrinine" uygun bir tabirle önleyici bir savaştan, (bizim görmemizi sağlayan gözümüzden başka sahip olduğumuz görme araçlarımızı, zeka, sezgi ve duygu vb. yeteneklerimizi bir bakıma gönül gözlerimizi körleştirme nosyonundan başka birşey değildir.

Eğitim sistemi varolan sistemin ihtiyaçlarına uygun standart beyinler ve algı biçimleri üretme sistemidir. Oysa hiçbirşey göründüğü gibi değildir. Yeterki farklı biçimlerde görebilme yeteneğimizi köreltmiyelim.

Eğitime karşı gelmek tabiiki yetmez yerine birşey koymak gerekir. Ancak bu işin zorluğu eğitimin sistemin bir parçası olmasından gelir.Eğitimde yapılacak her türlü reform yada iyileştirme çabası eğitimin sistemi güvenlik yamalarıyla daha dörtbaşı mamur biçimde yeniden üretmesini sağlayacaktır. Montessorie yöntemi oldukça iyi bir yöntem gibi gözüküyor. Bundan başka A.S. Neill'in Summerhill okulu, Rudolf Steiner'in Waldorf eğitimi, Francisco Ferrer okulu, İvan İlyiç'in okulsuzluk yöntemi gibi başka alternatif yöntemler de var. Bunları da gerekirse ele alırız ancak ne kadar iyi olursa olsun amaç bir insanı sakatlamadan kırıp dökmeden, kandırmadan geleceğe, doğayla barışık bir yaşama hazırlamak ise bu yöntemlerin tamamen sistem dışı olarak tasarlanmaları gerekir zira insanı sakatlayan kendine yabancılaştıran ezberci otoriter bir sistemde alternatif okullarda donanmış bir insan yavrusunun tek çıkış yolu sistemi reddetmek olabilir. Bu bakımdan eğitim sistemini varolan sistemle birlikte ele almadan bir yere varmak mümkün değildir.

Benim kişisel önerim modernist önyargının beynimize bir mıh gibi çaktığı eğitim mitini sorgulayarak alaşağı etmeye "eğitim" kavramından başlamak onun yerine amaca daha uygun ve otoriter çağrışımlara kapalı "insani donanım" kavramını koymaktır. Olaya bu açıdan bakımca otoriter olmayan, bir ilişkiler ağı içinde bilgiyi “donmuş ve kitabi”likten çıkararak gözlemlenebilir (amprik) ve deneyimlenebilir (laboratuar) ortamlarında öğrenmek mümkün.
Bu tarz atölyeler de öğrenim bir üst otorite tarafından anlatılan bir suje’in dinlemede kalan diğerleri tarafından aynen ezberlenmesi ya da içselleştirilmesi olmayacaktır. Tersine, hiyerarşik olmama hali öğrenme sürecinin bizzat kendisinde kurulduğundan öğrenilen bilgiler birisine ait (dışsal) bilgiler olmaktan çıkacak öze ait deneyimler olarak daha baştan içselleşecektir. Burada öğrenme süreci kurulurken öğrenilenin önemi ortaya çıkacaktır ve o süreçte amprik bir etkinlik olarak öğrenme/deneyimleme sürecine katılanların algı biçimlerine paralel olarak değişebilen ve de katılımcı kişilere göre farklı sonuçlara ucu açık bir öğrenme pratiği haline gelecektir. Felsefi olarak öğrenme içsel bir süreçtir yani size dıştan birşeyi öğretemezler, öğrenmenin kendisi katılımcı bir edimdir. Öğrenmenin gerçekleşmesi için bilgileri aktaran (anlatıcı, bilgi aktarıcı, öğretmen, öğretim üyesi her kimse) kişiyle bilgilerin aktarıldığı kişi arasında bir işbirliği oluşması gerekir. Bu aynı zamanda öğrenen kişinin öğrenme sürecinde bilgilerin tek boyutlu olarak aktarıldığı bir nesne olmaması aktaran ile işbirliği yapan ve öğrenme pratiğine katılan bir özne olması anlamına gelir. Kendini kavrayan canlı olarak insan ancak bu biçimde öğrenebilir ve öğrenme sürecini dinamik bir edim olarak kabul eder. Diğer taraftan öğrenme sürecinde katılımcı olarak dahil olmanın coşkusunu aynı sürece katılan diğer öznelerle paylaşma düzeyinde toplumsallaşmış bir ilişkiye çevirebilme becerisi bu sürecin diğer olmazsa olmaz ayağıdır. Buradaki paylaşım süreci interaktif bir biçime dönüştürerek, kaotik doğaçlama etkinliklerinin önünü açacak (oyun ile öğrenmenin deney ile oyunun birleştirilmesi v.s.) ve önceden kestirilemeyen çok katmanlı öğrenmelerin, çok katmanlı algılama zenginliklerine neden olacaktır. Bu atmosferde çocuk ya da öğrenen insan yaşamın karmaşık örgüsüne daha bir donanmış olarak hazırlanacaktır.

Eğitimin semantik anlamından yola çıkınca karşımıza “eğilmemiş olanı eğmenin metodolojisi” çıkacaktır. Eğmek fiili eğilmemiş olanı eğme anlamına gelir. Eğilmek ise o ana kadar eğilmemiş olanın bir noktada durumu kabullerek eğilme işine başlaması demektir. Eğitim bu diyalektik içinde eğilmemiş olanın eğilme konusunda rızasını (işbirliğini) sağlayarak toplumsal eğilme sürecinin gerçekleşmesi için sistemli uygulama örgünlüğünü ifade etmekten öteye gidemez. Zaten gerçekte de tastamam böyledir.

Hiyerarşik, şabloncu, bilgiyi bireye /bireyi bilgiye yabancılaştıran ve öğrenmeyi yalnızca sistemin ihtiyaçlarına cevap verecek biçimde teşekkül ettirerek sınırlayan “eğitime ihtiyacmız yok”. “Eğitim şart, önce eğitim, eğitimsiz toplumlar cehalete mahküm kalırlar”, tarzındaki modernist yalanlarla bizleri uysal, işbirlikçi ve mevcut sistemin birer unsurları durumuna çevirmek isteyenlere, eğitimcilere, kitleleri tepeden inme aydınlatma peşinde olan aydınlamacılara söyleyecek çok şey var, ama herhalde en özlüsü şöyle olurdu:

“Eğitimciler gidin başımdan, eğilmem de eğmem de”.


************************************************** ******
Not: Bu yazıyı okurken konsantrasyon için fon müziği olarak Pink Floy'un "Another brick in the wall part -2-" tavsiye edilir. ;)

dinlemek için linke bas :


http://www.goear.com/listen.php?v=c13b787
http://video.google.com/videoplay?docid=-7848988821742375587


sözleri:

Another Brick In The Wall (Part II) - Pink Floyd


We don't need no education.
egitime ihtiyacimiz yok
We don't need no thought control.
düsünce kontrolüne ihtiyacimiz yok
No dark sarcasm in the classroom.
sinifta alay edilmek istemiyoruz
Teacher, leave those kids alone.
ögretmen cocuklari yalniz birak
Hey, Teacher, leave those kids alone!
hey hocam cocuklari yalniz birak
All in all it's just another brick in the wall.
hepsi sadece duvardaki bir tugladir
All in all you're just another brick in the wall.
hepsi sadece duvardaki bir tuglasin
We don't need no education.
egitime ihtiyacimiz yok
We don't need no thought control.
düsünce kontrolüne ihtiyacimiz yok
No dark sarcasm in the classroom.
sinifta alay edilmek istemiyoruz
Teachers, leave those kids alone.
ögretmen cocuklari yalniz birak
Hey, Teacher, leave those kids alone!
hey hocam cocuklari yalniz birak
All in all you're just another brick in the wall.
hepsi sadece duvardaki bir tuglasin
All in all you're just another brick in the wall.
hepsi sadece duvardaki bir tuglasin

Ulusun imkansızlığı


Sosyalist sistemin dağılmasıyla birlikte son yıllarda doruk noktalara varan ulu­sal, etnik çalışmalar uluslararası statüko yeni bir dengeye kavuşuncaya kadar ay­nı yoğunlukta devam edecek görünmek­tedir. Bu karmaşa içinde herkes pozisyo­nunu almaya ve soruna kendi ideolojik ih­tiyaçları açısından bir cevap bulmaya ça­lışmaktadır. Kimine göre bu milliyetçiliğin kaçınılmaz geri dönüşüdür, kimine görey­se yok olacak olan milliyetçiliğin, ölümün­den önceki son büyük çıkışıdır. Bazıları ise tarihîn sonuna gelindiği kanısını taşı­maktadır. Bu yazının amacı özgürlükçü bir pers­pektifle konuyu tartışmaya açmak ve ken­dimizi tüm bu olan bitenler içinde han­gi mevzilerde konuşlandırabileceğimizin ipuçlarını yakalamaya çalışmaktır.

Ulus denen insan topluluğunun gök­ten zembille inmediği ve tarihsel bir arka plana sahip olduğu açıktır. Ve duru­mu pek çok yönüyle kavramak için ille de yüzler-binlerce yıl ötesine gitmek ge­rekmiyor. Günümüzdeki savaşlar uluslaşmış-uluslaşamamış ya da uluslaşmak is­teyen-istemeyen topluluklar hakkında pek çok sorunun cevabını açıklıkla orta­ya koymakta hiç ie az elverişli değildir.

İkinci bir nokta ise; "ulusun" kavram olarak "etnos", "budun", "kavim" kavram­larından temellük etmekle birlikte onları aşan bambaşka bir yapıya kavuşmuş karmaşık ve soyut bir kategori olarak vü­cut bulmuş olmasıdır.

Bu yazının asıl hedefi, ulusun mutlak bir kategori olup olmadığının ortaya ko­nulup geleceğe dair saptama ya da tah­minlerde bulunmak yerine, ulusun olu­şum sürecini ve milliyetçilik düşüncesini ele alıp onu özgürlükçü bir yaklaşımla kavrama çabasıdır.

 Ulusun Doğuşu

"Ne kadar ekonomi o kadar sınır, ne kadar devlet o kadar ulus".

 Konuya girerken öncelikte ulus-ulusalcılık ilişkisine dair bir iki vurgu yapmak el­zem görünüyor. Liberaller ya da sosya­listler ulus-ulusalcılık bağlantısını, neden­se pek gevşek kurma konusunda söz bir­liği etmiş gibidirler. Ulusalcılığın kötü ve sevimsiz yanları çokça tartışılabilir ama "ulus" kavramına dokunulamaz. Çünkü o ortada bir fenomen olarak vardır. Tarihsel gelişimin bir evresinde ortaya "kaçınıl­maz" olarak çıkmıştır ve...

Bu noktadan sonra yaklaşım farklılıkla­rı başlasa da ortaya çıkış esnasındaki "ka­çınılmazlık" değerlendirmesi ortak payda­dır. Kaldı ki sosyalizmin söyleminde ulu­sun varlığını, birliğini tehdit edecek her­hangi bir vurguya rastlamak pek olası da değildir. Sadece sosyalistler "ulus" yerine "halk" kavramını daha işlevsel bulurlar hepsi bu.

"Ulus"un bu günkü varlığını açıklarken öncelikle "ulusai-bilinç"ten hareket etmek gerektiğini düşünüyorum. Eğer milliyetçi­lik rüzgârları bu kadar kuvvetli esiyorsa ve her etnik grup kendi ulusal-bilincine ve de ulusal-devletine sahip olmayı "arzu­luyorsa" bunu ilkin "ulusal bilinç"! ele ala­rak açıklamaya başlamak daha doğru gö­rünüyor.

Soyut olarak ele alındığında her bire­yin içinde yaşadığı topluluğa karşı bir bağlılık ve sorumluluk duygusu taşıdığını ön yargı olarak kabul etmek durumunda­yız.

(Günümüz modern insanının topluma karşı kayıtsızlığını ve yabancılaşmasını bu tartışmanın dışında tutuyorum.)

Bireyin kendi kimliğini "toplumsal aidi­yet duygusu" diye tanımlayabilecek bu yönelişte bulduğunu, varlık ihtiyacını ise bu aidiyet duygusu çerçevesinde karşıla­dığını düşünüyorum. Kabile kültürlerin­de, her topluluk üyesi kendisini ailesinin, atalarının, törelerinin ve birlikte yaşadığı topluluğun oluşturduğu bütünün bir par­çası olarak kavrar ve düşünür. Bir yaşan­tı birliği içindeki tüm kabile üyeleri bir bü­yük aile olarak ortak kaygı ve sevinçleri ta­şırlardı. Kabilenin avlakları, tarım alanları ve de barındıkları yerler onların yurtları idi. Eğer kabile göçebe idiyse "yurt" kav­ramı tekil anlamını kaybeder "yurtluk" ola­rak çoğul ve değişken bir ifadeye dönü­şürdü. "Yurt" ya da "Vatan" kavramını böyle bir perspektif içinde yerli yerine oturtacak olursak bugünün ideolojik "yurtseverlik" kavramlaştırmalarının ne ka­dar abes kaldığı görülecektir. "Ekonomi-dışı" doğal kabile hayatı içinde bir kabi­le üyesinin kendi yurdunu sevmemesi gi­bi bir durum olağan kabul edilemeyeceği için "yurtseverlik" gibi özel bir kavrama hiç de ihtiyaç yoktu. Yurdunu sevme, ata­lara saygı, törelere bağlılık ve onur gibi değerler toplumsal ritüelin vazgeçilmez yapıtaşlarıydıiar ve birbirlerinden ayrılmaz­dılar. Bu bakımdan çağdaş yurtseverlik bireyin içinde yaşadığı topluluğa ve ülke­ye yabancılaşmasına, duyarsızlaşmasına karşı ortaya atılmış bir önlem olduğu gibi dahası çoğu kez farklı kültürler arasında asla olmamış bir yakınlığı kurmanın başlangıcı ya da aracıdır.

Her insanda önsel olarak varolduğu­nu kabul ettiğimiz (hatta hayvanlarda bi­le) bu toplumsal aidiyet duygusu orta­dan kaldırılamaz bir güdüdür. Ve her top­luluk üyesi kendi toplumsal varlığını tehli­kede gördüğü anda buna elinden gelebi­lecek tüm biçimlerde tepki göstermekten çekinmeyecektir. "Ekonomi-dışı" doğal kabile hayatında bu hayata gelebilecek en büyük tehdit ya doğal bir felaket tara­fından ya da saldırgan başka bir kabile ta­rafından yöneltilecektir. Her iki durumda da yapılacak iş topluluğun yaşam alanla­rını korumak için örgütlenmek ve toplum­sal hayatın sürekliliğini sağlamak için mü­cadele etmektir. Nelerdir topluluğun ya­şam alanları? Barınma yerleri, tarım alan­ları, avlakları, ibadet ve eğlence yerleri vs. gibi çeşitli toplumsal, kültürel aktivite alan­ları. Burada bir başka işgalci güç tarafın­dan saldırıya uğrayan bir topluluğun ken­di varlığını savunmasından daha meşru bir şey düşünülemez. Çünkü söz konu­su topluluk "otarşik"(kendine yeterli) yaşamıyla bir başka topluluk için tehdit oluşturmamakta ve öteki topluluklara tahakküm etmeye çalış­mamaktadır.

Şimdi aynı ilişkiyi günümüz ulusları arasında kuracak olsak hiçbir ulusal top­luluğun bu örnekteki kadar tartışmasız haklı ve temiz olmadığını görürüz. Doğru­dur. Çünkü günümüzde gerçekten tartış­masız haklı bir ulusal dava yoktur. Bu­nun neden böyle olduğunun cevabı "eko­nomi-dışı" topluluk hayatından "ekono­mik toplumsal" hayata, toplumsal aidiyet duygusundan "ulusal-bilince" tahakkümsüz dayanışma toplumundan tahakkümcü militarist topluma geçişin açıklanma­sıyla verilebilir ancak.

Tahakkümsüz topluluk hayatından ta­hakküm toplumuna geçişte ekonominin rolünü kavramak için onu yeniden tanım­lamak ve topluluğun hayatını idamesi için zorunlu üretim faaliyeti ile basit mübadele ilişkilerini tanımlamaktan öte bir yere, para-ticaret-devlet ilişkilerinin yanına otur­mak gerekmektedir(1). Şimdi başa döne­lim ve ulusal bilincin bir ihtiyaç olarak or­taya çıkışını anlamaya çalışalım.

Ekonomi toplumsallığın tam ortasında yerini almaya başladıkça toplumsal ihti­yaçlar da ekonomik ihtiyaçlara paralel ola­rak biçimlenmeye başladı. Üretim fazlası, mal mübadelesini, mal mübadelesi ortak değişim değeri (para) ihtiyacını körükledi. Para ticareti, ticaret zenginliği doğurdu. Tüm bunlar olup biterken her şeyin bir topluluk (ya da köy) ölçeğinde kalması beklenemezdi. Zenginlik ekonomik gücü doğurdu ve bunu toplumsal güçle pekiş­tirdi. Dolaşım ve ticaret geliştikçe toplum­sal hayatın hacmi de genişledi. Köylerle kasabalar, kentler arasında kalıcı bağlar kuruldu. Doğal kabile hayatını sürdüren insanın yerini kasabada, kentte yaşamını ekonomik örgü içinde bir ödev üstlene­rek sürdüren "ekonomik-insan" almaya başladı. Doğal kabile insanının, kabile ya­şam alanlarının dışına taşmayan dar ufku­nun yerini, "ekonomik-insan"ın ticaretin gittiği en son noktaya kadar gidebilen ge­niş utku aldı. Sosyal, kültürel hayat, inançlar, töreler değişti. Bu; yurt, toprak, ülke, iç, dış, biz, onlar gibi kavramların da değişmesi demekti. Ekonomi büyüdük­çe toplumsal yaşam ölçekleri de büyüdü. Kasabalar kentlere ulaştı, kentler birbirlerine... Ülkeler, krallıklar, hatta impa­ratorluklar doğdu. Aynı oranda kültürel ve manevî ölçekler de büyüyordu. Bura­da belirtilmesi gereken tüm bu sürecin kendiliğinden ve zahmetsizce yürümedi­ği, sürecin ihtiyaçlarına uygun toplum-sal-kültürel ve her türlü manüplasyonların (güdülendirme) egemenler tarafından bizzat körüklendiğidir. İşte "ulusal-bilinç" bu süreç içinde yeniden üretilen toplum­sal aidiyet duygusunun deformasyonuy-la oluşturulmuş bir şeydir. Bu şekilde oluşturulan her ulusal bilinç varolan ya da varolması istenen her ulusal-devletin varlık sebebi, temel dayanağı olmuştur.

 Devlet, Ulus, İktidar...

 Ticaretin gelişimi ve giderek piyasa mekanizmalarının oluşumu, sermaye biri­kimini, ekonomik ve toplumsal gücün be­lirli ellerde yoğunlaşmasını getirmişti. Ta­bii ki sorun bu kadarla da kalmadı, "eko-nomi-politiğin" yasaları işlemeye başlaya­rak "hukuk" alanında da kendi kurumları­nı yaratmakta gecikmedi. Yeni yaşam tar­zı hukuksal ve kültürel formlarına kavuşu­yordu. Bu aynı zamanda tahakkümün ku­rumlaşması, toplumsal olarak örgütlen­mesi anlamına geliyordu. Piyasa olgusu­nun oluşması ile ortaya çıkan ekonomik entegrasyon (yerleşim birimleri arasında­ki) ortak dil, kültür ve davranış birliği ihti­yacını doğurdu. Hükümdarların egemen­lik sahası içinde kalan ve aynı ekonomik cereyanlara muhatap olan insan grupları­nı birbiriyle daha organik ilişkilere sok­mak gerekiyordu (gerçi ticaret bunu önemli bir ölçüde yapıyordu, ama ortak moral değerler ve dil de gerekiyordu). İş­te bu noktada ulusal-bilinç ortaya çıkabi­lirdi artık. Otarşik topluluk ekonomik-topluma dönüşmüş, devasalaşmıştı. Buna bağlı olarak toplumsal aidiyet duygusunun da aynı oranda devasalaşarak ulu-sal-bilinç ölçeğine varması son derece normaldi. Ancak bu noktada birtakım güçlükler vardı. Tüm ekonomik-toplum üyelerini ortak payda altında birleştirmek, onların tek bir özne gibi düşünmelerini sağlamak o kadar kolay değildi. Bunun için tüm toplumu "hükümdar" ya da "dev­let" ile simgelemek, toplumsal mitler yarat­mak, "ortak" idealler ortaya koyup insan­ları bunlara motive etmek gerekiyordu ve bu bir süreç meselesiydi.

İşte doğal-kabile yaşantısının ticaret vasıtasıyla yıkılmasından (2) endüstriyel kapitalizmin doğmasına kadar geçen sü­reç böylesine sancılı bir süreçti. Acımasız savaşlar, isyanlar, yıkımlar ve katliamlar, hükümdarın tebasını yoğurdu biçimlen­dirdi, ortak hafıza doğdu. Birlikte ruhsal şekillenmenin (kader birliğinin) koşulları­nı yarattı. Ulusal bilinç "defacto" olarak ge­lişti ve ulusu yarattı. Ve ulus "entegre" ol­muş devasa bir kütle olduğu için yönetil­meye muhtaçtı. Ulusun üyelerinin birbirle­rini tanımaları irnkânsız olduğundan yerel temsil organlarına (vali, asilzade) ve bun­ları koordine edecek merkezî iktidara ihti­yaç vardı. Artık yasalar tüm ulus için yapı­lıyor, devlet ulusu yönetiyor ve ona hiz­met ediyordu. Bu bakımdan adı da ulu-sal-devlet olmayı hakediyordu. Liberalizm ile birlikte modern temsil kurumları ve de­mokrasi, devleti endüstriyel ekonominin ihtiyaçlarına göre örgütlemeyi başarmıştı. Ekonomik toplum ulusunu, ulus devleti­ni, devlet de iktidarını bulmuştu.

 Ulusun İmkânsızlığı...

 Ekonomik toplum endüstriyel toplu­ma varıp dünya üzerinde girilmedik delik, ayak basılmadık coğrafya kalmayınca bir­birinden izole olarak yaşamını sürdüren kapalı kültürler, dört yandan cereyanlara maruz kaldılar. Dahası yabana oldukları kültürlerle bir arada yaşamak zorunda kaldılar. Endüstriyel hayat tarzı kendisine uyum sağlayanlardan diyetini, onlara kendi kültürünü kabul ettirerek alıyordu. Bu tarz hayatı kabul etmeyen "yerel kül­türler" ise zorbalıkla yok ediliyorlardı. Böy­lesi bir güdümleme kültürel asimilasyon­la birlikte sonuçlarını veriyor ve zaruri bir uyum ortamı oluşturuyordu. Ancak bu zaruri uyum ortamı ne ulusa dahil edilen kültürlerin binlerce yıllık geleneklerini sile-bilecek ne de bu kültürlerin birbirlerine ve topluma karşı varolan yabancılıklarını ta­mamen ortadan kaldırabilecekti. Bu amaçla "dış düşmanlar" icadedildi. Tüm ulusun kendisini "kronik" bir paronoya içinde hissetmesini sağladı. Silahlanma yarışları ve savaşlarla bu duygu güçlendi­rildi. Ulusal birliği pekiştirmek için ulu-sal-dışlama mekanizmaları harekete geçi­rildi. Bunun için en elverişli hedefler kom­şu ülkeler ve de komşu ülkelerle etnik ak­rabalık taşıyan ülke içindeki kültürel grup­lardı. Hitler Alman-Ulusu'nu harekete ge­çirmek için gerek Yahudi düşmanlığını, gerekse öteki ülkelerdeki Alman azınlıkla­rı gayet iyi kullandı. Balkanlarda Bulgar­lar, Yunanlılar, Türkler bu sorunları birbir­lerine karşı gayet iyi kullandılar. Amaç ulu­su homojen leştirmek ve moral motivasyo­nu sağlamaktı. Ama bu sürecin bir yanıy­dı ve hiç de kolay işlemiyordu. Bölgesel savaşlar, uzun süreli anlaşmazlıklar, karşı­lıklı nüfus mübadeleleri vs. gibi ağır fatura­lar ödemek gerekiyordu.

Peki sürecin öteki yanı neydi, diye sorulabilir haklı olarak. Günümüz modern ulusları gerek ideolojik-kültürel-iletişimsel güdümleme gerekse cebri asimilasyon politikaları ile ulusal homojenleşme yolun­da az mesafe almadılar. Ne ki yine de bu­nu tamamıyla başarabilmiş bir ulus yok­tur. Nerde ulus varsa orada kendini dış­lanmış, yabancı hisseden topluluklar da olacaktır.

Günümüzde "vakayı adiye"den görü­len bölgesel, etnik savaşları, soykırımları bir hikâyeyle açıklamak isterim.

"Bir zamanlar kocaman bir gezegende birbirinden habersiz milyonlarca insan ya­şarmış. Bunların çoğu kendi köylerinden başka köy bilmezlermiş. Ama hepsi de mutlu ve özgür bir hayat sürüyorlarmış. Bir gün iki arkadaş köyün bilinen sınırları­nı aşarak başka ufuklara açılma cesareti­ni göstermiş. Gittikleri yerlerde başka kül­türlerle, başka insanlarla karşılaşmışlar. Gittikleri yerlerde hep kendi köylerini bal­landıra ballandıra anlatmışlar. Onların hi­kâyesini dinleyen başkaları da onların kö­yünü bulmak için yola koyuluyormuş. Böylece gel zaman git zaman tüm geze­gen insanları arasında iletişim doğmuş. Önce teknolojik yenilikler karşılıklı aktarıl­mış, sonra alışkanlıklar, kültürler ve niha­yetinde iyi ve kötü olan her şey... Öncele­ri birbirlerine ilginç gelen insanlar giderek birbirleriyle yaşamaktan hoşlanmamaya başlamışlar. Artık gezegen eskisi gibi bü­yük değilmiş ve keşfedilecek yeni bir şey kalmamış. Artık herkes kendisini ıssız bir adada hapis kalmış ve birbirine mahkûm olmuş gibi görmeye başlamış. Bunun üzerine herkes bir suçlu aramaya başla­mış ve bulmuş da. Buna göre herkesin yurduna kültürüne ilk gelen yabancılar, tüm yozlaşmanın en büyük sorumlusu­dur. Derken herkes kendi yurdundan "mi­safirlerini" kovmaya başlamış. Çünkü herkes eskisi gibi kendi törelerine uygun ola­rak yaşamak istiyormuş. Oysa buraya gelen "misafirler" nicedir buraları yurt ola­rak bellemişler ve hiçbir yere gitmeyi dü-şünmüyorlarmış. Burada doğdukları, bu­rada büyüdükleri ve burada doydukları için direnmişler. Ve tüm barış gezegeni dökülen kanlarla kızıla boyanmış."

Evet endüstriyel ekonominin ulusal pa­zarları dünya pazarına entegre etmesi, bu hikâyede anlatılana benzer etnik göç­lere, çatışmalara neden olmuştur. En­düstriyel pazara negatif şekilde entegre olup açlık ve sefalet çeken ülkelerden ba­tıya doğru oluşan göç dalgası bir yan­dan da homojenleştirme sürecinin umut­suz bir duruma sürüklenmesine neden olmaktadır. Ulus-devletin sınırları aracılı­ğıyla zoraki olarak birbirlerinden ayrılan insanlar, yaşamlar yine aynı sınırlar saye­sinde zoraki olarak bir arada tutulmakta aynı coğrafyayı paylaşmaya, aynı toplum­sallığı yaşamaya zorlanmaktadır. Çünkü ulusal devlet hiçbirimizin özel hayatımızı yaşamamıza izin vermediği gibi hiçbir gru­bun kendi sosyal hayatını yaşamasına da izin vermez. Son olarak ABD'nin Teksas eyaletinde yaşanan olay! Bir çiftliğe kapanıp kendi sosyal hayatlarını ulusal-devletten bağımsız olarak yaşamak iste­yen "Davidiyen" tarikatı mensuplarına "Amerikan Federal Demokrasi"sinin sabır sı­nırı 51 günden fazla olmamış ve bu süreç sonucunda tarikatın tamamına yakını bi­linçli olarak yakılarak imha edilmiştir.

Sonuç

Endüstriyel sistemin ulusal sorunları ortadan kaldırması uzun vadede müm­kün görünmemektedir. Daha önceki ya­zımda (3) belirttiğim gibi her ulusal sorunun çözümü yeni bir ulusal sorunun başlangıcıdır. Çünkü endüstriyel üretim, ulusal devlet ve ulus birbirinin zorunlu koşullarıdır. Biri olmazsa diğeri de olmaz.

İnsanlık, kalkınma (ekonomi) mantığı­nın dışına çıktığı zaman ancak özgürleşe-bilecek ve ulusal-devletlerin barbarlığını daha iyi görerek kendi toplumsal kimliği­ne sahip çıkacak. Ulusalcılık düşüncesini hak ettiği yere, cehennemin dibine gön­derebilecektir.

Bireyler eğer seçme hakkına sahipse­ler (ya da bu güç ellerindeyse) o zaman seçmeme hakkına da sahiptirler. Tüm ya­şamını ibadet üzerine kurmuş bir müslü-manla benim bir alıp vereceğim olamaya­cağı gibi, benim gibi din-dışı yaşayan biri­nin varlığı bile onun toplumsallığı için teh­like yaratmaktadır. İnsanın aklına ister is­temez şu meşhur siyasî benzetme geli­yor: "Hepimiz bir gemideyiz... Eğer bu ge­mi batarsa hepimiz boğuluruz." Evet aynı gemide olduğumuz kesin ama gemi ba­tarsa bazılarımızın sağ kalma ihtimali var, ancak batmazsa da zaten birbirimizi yete­rince boğazlıyoruz.

Celal Süveyda

_______________________________________________________________________

(1) Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz.: "Efendisiz, Sayı:2, Tahakküm ve Ekonomi" (Luciano Lanza).

(2) Buradan doğal kabile hayatının her koşulda ticaret yo­luyla yıkılması gerektiği gibi bir anlam çıkarılmamalı­dır. Amerikan, Avustralya, Afrika yerlilerinin doğal ha­yatlarının hiç de böyle kendiliğinden yıkılmadığını bili­yoruz. Yazının amacı, tahakkümün ve ulusun içsel di­namiklerini bulup çıkarmak olduğundan bu yola baş­vurulmuştur.

 (3) Güncel, Ulusal Sorun ve Rasyonalite Üzerine, bkz.: Ateş Hırsızı, Sayı:2)

Bir düzine aşk


Bir düzine aşk

 

1-      Bir

yosun tuttu yüreğim

sorma

nasıl?

Bu aşk ikimizi bir edecek

sevdiğim

         “titrerim mücrim gibi”

         Salaş meyhanede

         Muhabbet gırla,

yanında mey,

 meze

 ve fasıl.  

 

2-      İki

Gündür uzaklardasın,

ayrılıkla başım belada yine.

Saymayı unuttum

artık

Adını bilmiyorum

Yürüdüğüm yollarda

Heryer beyaz mine…

  

 

3-      Üç

alakasız şey,

sardı (zaman, mekan, inan)

Böyle bir imkansız

zamanda

nasıl bir sevdaya düştüm

bilirsiniz işte;

hem mutluluk

hem  kaygı

(el ayak dolaşması filan…)

 

4-      Dört.

bir yana

uzanıyor sevgim

ta olduğun yere,

çullanıyor üstüne

kışkırtılmış ellerim

okşuyor saçlarını,

başında siyah bere.

 

5-      Beş parmağına

toprak bulaşmış

bedeni yürürken

hislerine ölü.

Bir kapı tokmağının ardında meşk!

Içinden silindir geçiyor

Yüreğimin

Gel ve su serp…

Bekle beni ey  aşk!

 

6-      Altı aşkımın

çatlamış dudaklarına

su getiriyor,

üstü bahar ellerinin

rüzgarından

kurumuş düşlerine

taşıdığı

nemini değdiriyor.

 

 

7-      Yedi

ayda örtünmüştü,

bedeni telaşla…

Yedi günde yaratılmış…

uzattım ellerimi.

Sardığım suretindi

Şaşkın bir inançla…  

 

8-      Sekiz kez

çıkardım elbisesini

çıplaklığını indirdim

tam göğsüne.

En soyduğum yere…

Orada sen oluverdi

Yeşilliğe akan

Vahşi bir dere…

 

9-      Dokuz.

doğurdum

beklemekten

ey sevdiğim!
gövdeme
darağacı kurdum
tüm ümitsizliğimi
sallandırdım artık.

Evine dön

Ve sustuğunu kimselere

                            söyleme.

 

10-    On’u
içimde büyüttüm.
Sen bir çocuksun.

çünkü çoğalıyorum sevginle
sensiz gecelerde

yatağımda seviştiğim…

işte,

ben böyle çoğalırım.

 

11-    Onbir.

Yani onun yanında bir.

Kasıklarımda

Tutkulu bir sancı

Saatin gongu vuruyor

Başka bir zamana koşuyorum

Nereye dönsem  arkamdasın

Kapılarımı açmışım sana

Öyle durma içeri gir!

 

12-    Oniki!

Gece yarısı olmuş.

Hayat devam ediyormuş

Ben ölüme hazırlanıyorum

sanki

oturup bir mektup yazsam

diyorum

Sabaha çıkarmıyım dersin?

 

belki…

 

(Kasım-Aralık 2008)

iyiliğim, lütfum ve süsüm















 

İyiliğim, lütfum ve süsüm

 

Eylül günlerindeymişim

Gözüm bağlı, dilim yok

Bakamıyorum dünyanın seyrine

kışla duvarının önüne dizilmişim

hazırmışım katledilmeye

bir emirle G-3 sesleri patlıyor kulaklarıma,

eğilmeden ölüyorum

şehadetten kelimeye...

çoktan sabah olmuş oysa

uyku sersemiyken henüz 

arayan gözlerimde yanımda seni görüyorum

unutarak ayakta öldüğümü

sevinçli bir aşkla karşında

yerlere eğiliyorum

 

eski çalıntı bir ateşmiş yamaçlarda yanan

uzak karanlığında kutsalın

elimde bir gemici feneri

gölgelerin dansı adına!

dönüyorum sana doğru 

cırcır böcekleri şarkı söylüyor

susmak zamanı şimdi 

esintideki geceyi dinliyorum

üstümde kokun var

(ah benim ruhumun boynundaki iyiliğim!)

 

Uzak bir cehennemden gelmişim.

Rüzgarlarım durmuş   

yelkenlerim yırtık

çatıda bir martı ağlıyordu

halime

ben gülüyordum

ruhumda derin bir kesik.

Görüyordum doktor!

gözlüklerimi takınca

karşımda bücür bir ganimet çerisi

korkmuyordum artık

ölümden bile

içimde bir huzur perisi

avuçlarımda dokunmuşluğun...

(minnettarlığımsın

 ey benim ebedim, kehribarım, lütfum!)

 

 

sisli denizleri aşmışım adıyla alestanın

yaktım gemileri bir kere

yorgunluk vız gelir bana

Mumbay’da bir fakirim ben

Meylim sana

yitik aşklar köprüsünden geçtim koşarak

“hangi limanlar bizi korur”

sokağından döndüm

sensin diye encamım.

İçinden sevda geçen

Doru atlara binebilsem

Sana gelecektim bir yatsıda

 o bakırcılar çarşısına bir varabilsem 

seni sarar sarmalardım

değer verdiğim şeyler gibi

(a benim gümüşi sevdam yüreğimdeki süsüm) 

 

(Ocak-Kasım 2009)

« Önceki ::