Doğum günün kutlu olsun! Sana kendi adıma teşekkür etmek istiyorum. Neden mi? Eminimki eğer sen sağ olsaydın, eminimki eğer annen sağ olsaydı doğum gününde anneni mutlaka arar sorar ve ona seni dünyaya getirdiği için teşekkür ederdin.
Sana teşekkür ederim Hrant. Çünkü; sen hepimizin yerleşik algılarını bozdun. Çünkü; her ne kadar ırkçılığa karşı olsak da Türkler, Kürtler, Ermeniler, Rumlar ve Yahudilerin neden kendi içlerine kapalı yaşadığının cevabını veremiyorduk. Ben kendi adıma bu topraklarda yaşayan (ama müslüman Türklerden farklı olanların),Ermeniler, Süryaniler, Rumlar, Yahudiler vb. gayrimüslim azınlıkların hatta Kürtlerin ve Alevilerin yaşadığı toplumsal travmaları yeterince hesaba katmadığım için onların neden içe kapalı yaşamayı tercih ettiklerini yeterince anlayamıyordum. Ama seni tanıdığımda anladım ki travma çok büyük ama hepimizin niyetlerinden çok öte büyük… Sen bunu bilince çıkarmayı öğrettin bize, hem kendi dostlarına hem de başkalarına hatta cümle aleme… Teşhis olmadan tedavi olmaz bilirsin.
Sevgili Hrant !
Eğer bir yerlerde sesimi duyuyorsan sana bir dizi itirafta bulunmak ve biraz kendimi anlatmak istiyorum:
Küçüklüğümde çocukça kendime verdiğim bir söz vardı, bilirsin herkesin böyle sözleri olur. Demiştim ki; “hiçbir milliyete, halka, dine düşmanlık beslemeyeceğim, tüm insanların kardeş olması için çalışacağım ve büyünce de bunu hayata geçirmek için mümkünse günü geldiğinde yabancı uyruklu ve başka dinden biri ile evleneceğim”.
Hep bunun izini sürmeğe çalıştım ve çocukluk sözlerimi büyük ölçüde de hayata geçirdim. İlk gençliğim dünyayı değiştirme hayali ile politik mücadeleler içinde geçti. İnançlarımı sonuna kadar savundum, düşüncelerimivarması gereken yerlere kadar vardırdım. Bu yüzden 1980 döneminde hapishane ile tanıştım. Ama çektiğimiz acılar sadece benim algımı genişletti. Dışarı çıktığımda her şeye başka yerden bakıyordum ama beni ben yapan ilk günkü inançlarımı hiç yitirmemiştim. Sonra içerde olduğum için atıldığım fakülteyle ilişkim kesilince askere aldılar beni, oldukça zor ve sakıncalı bir “hizmet” sürem oldu. Orada hiç unutmadığım gittiğim sürgün birliğindeki askerlik yapan “öteki sakıncalılar” yani gayri müslimlerdir. Başlangıçta onların da benim gibi “siyasi” olduklarını sanıyordum (ne saflık işte). Kısa bir süre sonra Ermeni, Rum, Yahudi olup hiçbir politik hareketle bağlantısı olmadığı halde buraya sürülen bu gençlerin hiç de sandığım gibi “siyasi” olmadıklarını salt gayri müslim ve azınlık mensubu oldukları için genelkurmay genelgeleri ile buralara sürüldüklerini bunun bir devlet politikası olduğunu anladığımda şaşırmıştım. Sonra birliğimdeki “gayri müslim vatandaşlarla” iyi ilişkiler kurmağa çalışmış ama anlayamadığım bir dirençle karşılaşmıştım. Benim koşulsuz dostluğumu kolay kolay kabul etmediklerini görmüş bu yüzden çok üzülerek kendimce küçük de olsa bir travma yaşamış ancak pes etmeyip aylarca o insanların güvenini kazanmak için adım adım kuyu kazar gibi çalışmıştım. Sonunda başarmış ve askerlik bittikten sonra babası bir marangoz ustası olan bir Ermeni arkadaşımın Feriköy’deki evine bir çay içimi sohbete misafir olacak kadar güven oluşturmayı başarmıştım. Anlamıştım ki travma o kadar büyük kopuş o kadar derin ki dostluk için bile yalnızca iyi niyet yetmez aynı zamanda emek vermek de gerekiyor.
Sevgili Hrant,
Seni daha önceden tanırmıydım bilmiyorum ama yüzün hep tanıdık gelirdi bana.Daha önce Fırat’mış adın bir süre ama ben bu dönemde seni tanımadım, benim seni Hrant olarak ilk bilmem 2005 yılından sonra aldığın ödüller ve Agos gazetesi ile olan ilişkindi. Ama asıl seni TCK’nın meşhur 301. maddesinden yargılanmağa başladığın zaman tanıdım. O duruşmalara medya önünde toplumsal bir linç havası estirerek neo faşist psikolojik savaş taktiklerini uygulamak için gelenleri, kerinçsiz(*) küçük adamları görünce kanım donmuş ve seni ölüm listesine aldıklarını anlamıştım. Aradan geçen süre içinde ne zaman senle ilgili bir şey duysam endişe ile okur söylediklerini sadece akıl ile değil sevgi ile onaylar olmuştum. Sen artık bu topraklarda yaşayan vicdan sahibi tüm insanların gözbebeğiydin.
Sonra o meşhum 2007 Ocak günü tv’de senin vurulduğun haberini altyazı ile geçtiler. O günlerde işsizdim ve evde bütün gün haber kanallarını izlemekle meşguldüm.Öldüğün haberi hemen arkasından geldi. Yıkıldım kaldım olduğum yere. Gitti! dedim, gözbebeğimizi koruyamadık gitti…. Biliniyordu dedim kendi kendime tıpkı Kırmızı Pazartesi’ndeki gibi ve tutamadım gözyaşlarımı…
İlk şaşkınlığım geçer geçmez hemen sağa sola telefonlar açıp haber vermeğe başladım “oraya” gidiyordu herkes ben de “oraya” gidiyordum. Gittik “oraya” binlerce olduk, hiçbir yerden emir almadan kendiliğinden toplanan binlerce insandık kadın erkek, ermeni türk kürt … Akşamın karanlığını yırttı seslerimiz. Hep birlikte haykırdık: Hepimiz Ermeniyiz! Hepimiz Hrantız!
Yüzyıllık bir cinayetti bu ve artık susamazdık.
Sevgili Hrant,
Gittiğinin ardından iki yıldan fazla zaman geçti ve hala kafamı kurcalayan bir soru var. Bu soruyu daha sağlığında sormağa başlamıştım. Belki çok geç ama ben yine de sormadan edemeyeceğim.
Daha lise yıllarında sempatizanı olduğum politik harekette ve gittiğim dernek çevresinde herkesin sevgiyle bahsettiği bir ermeni genç vardı. Çok şakacı biri olduğunu ve çok iyi saz çalıp türkü söylediğini söylerlerdi. Ben onu pek görmemiştim ya da mitinglerde gördüysem de tanışmışlığımız olmamıştı ama hakkında anlatılanları yaptığı şakaları dinlemiştim sonuçta aynı grubun sempatizanı idik işte. Söylenenlere göre birkaç arkadaşı ile birlikte adada yaşıyordu. O dönemde polis takibine karşı gerçek adlar pek kullanılmadığı için herkese kod adı görevi yapacak birer lakap takılırdı ve onun kod adı “ermeni” idi. Saçma biliyorum amakafama takıldı işte o “ermeni” senmiydin?
(*) Kerinçsiz: Arapça kökenli olup akılsız anlamına geliyormuş.
"Epiktetos : Sadece eğitimli olanlar özgürdür". demiş oysa eğitim gerçekte öylemidir?
Eğitimin etimolojik kökeni eğitmek, eğme fiilinden gelir. Eğilmesi gereken bir nesne yada nesneyi eğerek bir dizgeye eklemlemesi gereken bir özne vardır. Eğitim eğitilmesi gereken canlı nesnelerin neler yapması nasıl davranması gösterilerek buna uygun olarak şartlandırılması ve bir sistem içinde birlikte hareket ettiği diğer nesnelerle senkron tutturarak o sistemin gerektirdiği bir takım eylemleri şaşırmadan ezbere yapma yetisini kazanmak ve şartlı refleksler oluşturabilme becerisidir.
Çocuk eğitimi çocuğun sosyal yaşamda varolan sistemi tehdit etmemesi, anababanın ve çocukla sosyal ve duygusal ilişkide bulunanların yaşam ritmini tehdit etmemesi için gerekli şartlı reflekslerin ona verilmesi anlamına gelir. Bu sürecin bilgi ile olan ilişkisi cocuğa bir takım mukayeseli bilgileri vererek onun analitik zekasının gelişmesine ve kendi yolunu seçmesine yardımcı olacak bir temel geliştirmek değil ahlakın, din'in emirlerini ve devletin yasalarının çiğnendiği takdirde başına gelebilecek kişisel felaketlere karşı bir uyarı mekanizması oluşturmak toplumsal kontrol'un içselleştirilmesinin temelini atabilmektir.
Hayvanlara uygulanan eğitim biçimleri ile insanlara uygulanan eğitim biçimleri yöntemler bakımından farklı gibi görünse de özde aynıdır.
Bu koşullandırma ve toplumsal tornaya uygun dimağlar yetiştirme sistematiği kendi eylemini "bilgi ve ahlak" gibi sözümona hiç tartışılmayacak kavramların ardına saklar.
Oysa eğitimde sunulan bilgi sınırlı sorumlu ve konsantre olup “amaca” hizmet etmek üzere tasarlamıştır. O amaç ise sistemdir sistemin ihtiyaçlarıdır. Sistemi onaylıyorsanız sizin için sorun yoktur ancak sistemi onaylamıyor ve eğitimi bilgilenmenin bir yolu olarak tasarlıyorsanız o zaman bir sorun var demektir. Çünkü eğitim "hukuk" gibi "ahlak" gibi, "din" gibi sistemi yeniden üretmenin bir aracıdır. Eğitimin verdiği alışkanlıklar daha doğrusu şartlı refleksler, analitik zekanın gelişmesinin, sistemin açıklarının sorgulanmasının, mülkiyet, hiyerarşi ve tüketim üzerine kurulu sisteminin işleyiş mekanizmalarının anlaşılmasının önünde zihni engeller oluşmasını sağlar. Akıl tuzakları ağaç yaş iken kurulur böylece ilerde ortaya çıkabilecek arıza durumlarında ezberlerin bozulabilme ihtimaline karşı sosyal, kültürel güvenlik yamaları oluşturulup insanların özneleşmesi, sistemce istenmeyen bilgilere ve sonuçlara ulaşılması engellenmiş olur.
Bu noktadan bakınca başlangıçta aktardığım Epiktetos'un; "Sadece eğitimli olanlar özgürdür sözü" nün tersine eğitim ile özgürlük arasındaki bağlantı doğru değil ters orantılı olduğu anlaşılacaktır.
Eğitim ile ilgili olarak tartışmaya ünlü bilim kurgu yazarı ve biyokimyacı İsaac Asimov'un zeka üzerine anlattığı çok bilinen bir anısından yola çıkarak başlamak istiyorum.
"Ben ordudayken, bir çeşit yetenek testine tabi tutulmuştum, normal sonuç olan 100 üzerinden 160 aldığım zaman bölükteki hiçkimse bu skoru daha önce görmediğinden bir iki saat boyunca epey yaygara koptuğunu hatırlıyorum. (bunun mevcut mutfak sorumlusu görevime bir katkısı olmadığını da belirtmem lazım) Bütün hayatım boyunca bu yüksek skor durum böyleydi aslında, durum böyle olunca da durumdan memnuniyetle zeki olduğum hissine kapıldım ve diğer insanların da böyle düşünmelerini bekledim. Gerçekte ise, bu durum aslında sadece belli bir akademik tip sorulara cevap vermede başarılı olduğumu gösterir demek değil mi (hem de aslında benimle aynı entelektüel sınırlara sahip olan insanların hazırladığı sorulara)? Örnek olarak, bir oto tamircim vardı, muhtemelen bu testlerin hiçbirinde 80'den yukarı bir sonuç alamazdı, ve ben de herhalükarda ondan zeki olduğumu kabul ederdim. Buna rağmen ne zaman arabamda bir arıza olsa ona yetiştirir, endişeli birşekilde motorun orasına burasına bakmasını, sanki yüce bir güçten gelen yargılarını bildirmesini dinler ve sonuçta arabamı tamir edebildiğini görürdüm. Bu durumda, benim girdiğim testleri bu adamın tasarladığını düşünün. Ya da bir marangozun ya da çiftçinin, ya da akademisyen dışında herhangi birinin. Bu testlerin herbirinde bir moron olduğumu kanıtlayacağımdan, ayrıca da gerçekten öyle olduğumu anlayacağımdan şüpheniz olmasın. Akademik tecrübelerimi ve başarılarımı kullanamayacağım her alanda, ya da ağır iş, el işi gerektiren herhangi bir konuda oldukça kötü sonuçlar alırdım herhalde. Bu durumda benim zekam, mutlak değil, sadece içinde yaşadığım topluluğun ve bu topluluğun içinde de kendini bir yargıç olarak kabul ettirmiş oldukça küçük bir alt grubun bir fonksiyonundan ibaret. Şu beni ne zaman görse fıkralar anlatmaya bayılan oto tamircisini tekrar ele alalım, bir gün kaportanın içinde kafasını bana uzatarak, ' Doktor, birkaç tane çiviye ihtiyacı olan sağır dilsiz bir adam nalbura girer ve, önce satıcının önüne gelir, iki parmağını dik bir şekilde masanın üzerine koyar ve üzerine çekiçle vuruyormuş gibi hareketler yapar. Nalbur gider önce bir çekiç getirir. Bizimki başını sallar ve dik duran iki parmağını gösterir, bu sefer nalbur ona gerekli çivileri getirir, çivileri alan adam da mutlu bir şekilde gider.' 'Peki Doktor sence daha sonra gelen kör bir adam nalburdan bir makası nasıl istemiştir?' Beklemeden sağ elimi kaldırdım ve parmaklarımla makasla kesme işareti yaptım tabi ki. Bunu gören ototamircisi yerlere yattı gülmekten tabii ki ve 'Seni salak, adam kör sadece neden doğru düzgün makasa ihtiyacı olduğunu söylemiyor ki' dediğinde çok şaşırmıştım, haklıydı. Bunun üzerine adam, 'Şaşırma o kadar doktor dedi, ben bütün gün gelen müşterilerime bunu yaptım ve kimin bilip kimin yanılacağını da tahmin ettim. Kimleri yakalayacağımdan tam emin olamıyordum ama seni kesinlikle yakalayacağımdan emindim.' 'Bunu nasıl bildin' dediğimde ise, 'Çünkü o kadar fazla eğitimlisin ki doktor, akıllı olamazdın...' dedi. Her ne kadar bunu söylemek hoş olmasa da haklı olabilir. (Autobiography by Dr. Isaac Asimov (1920–1992)"
İşte anlatmaya çalıştığım tam da buydu. Eğitim bizi bilgilendirse bile donatmaz. Bize verdiği hazır, sunulmuş, tablet bilgiler sistem içinde alacağız yol boyunca katık torbamızda bulunması gereken kumanya gibidir. O yolda ekstra lezzetler aramıyorsanız, yada bu yiyeceklere mahküm olup olmadığınızı sorgulama gereği hissetmiyorsunuz sorun yoktur. Aç kalmadan yolda kalmadan emekliliğe kadar devam edersiniz. Ancak yolda size eğitim süresinde verilmemiş, öngörülmemiş bir durumla karşılaştığınızda bunu algılayamazsınız, durum sizi rahatsız etmeye devam ederse onu aşmak, yada yok etmek için çaba sarfedersiniz. Oysa, o sizin yürümenize engel olan şey belki de başka bir yolda giden yolcudur. Eğitimin kazandırdığı şartlı refleksler görme, işitme, dokunma, koklama ve tatma duyularımız dışındaki bir başka yolla çevremizdeki olayları algılamamıza yardımcı olabilecek analitik zekadır. Eğitim alışkanlıklar kazandırarak yaşadığımız hayatı basitleştirir, hergün işe giderken koştura koştura trenlere, vapurlara, metroya, otobüslere akın akın binişimiz bize son derece normal gelir. Çünkü gündelik hayatta işe gitmek, turnikelerde sıraya, girmek, vapura, trene birbirini iterek yer kapmak için mücadele etmek sıradan bir olaydır. Oysa şehre ilk kez gelen hayatı boyunca ormandan çıkmamış bir yerli için tüm bunlar saçmalıktan ibarettir acınacak bir görüntüdür dahası komiktir. Hergün içinde yaşadığımız bu mizahı biz dışardan bir gözle kendimize ve çevremize yabancılaşarak bakma yeteneğimizi yitirdiğimiz için asla yakalayamayız. Endüstriyel yaşam bizi otomasyona alıştırır. Otomasyon ise bizleri otomasyonun birer dişlisi haline dönüştüren bir düzenektir. İşte bu esnada eğitimle ezberimize aldığımız bilgiler işle ev arasında ve bir ya da iki günlük hafta sonu tatillerine sıkışmış yaşamlarımızda evin yolunu belleyen sütçü beygirleri misali bize fazla sorun çıkarmaz. Ancak burada insan olmanın (kendini kavrayan canlı olarak) en temel özelliğini yitiririz. İnsanı insan yapan "ben"i "öz iradesi" gündelik akış içinde asimile olur erir. Geleneklere, egemen ahlaka, mevcut toplumsal ideolojilere uygun olarak bizi biçimlendiren eğitim toplumsal yapı içinde birlikte yeraldığımız insanları kendi benzerlerimiz olarak bizleri vasati bazı davranış biçimlerine uygun davranmaya programlamıştır, doğabilecek toplumsal sorunlar da baştan kodlanmış olduğundan bulunacak çözümler ve başvurulacak merci ve de önlemler de belirlenmiştir. Sistemin ihtiyacı olan uzmanlık alanlarına göre örgütlenmiş olan eğitim sistemi bize bir ağacın biyolojik kimyasal yapısına dair bütün ayrıntıları verir, ancak o ağaçların biraraya gelip bir ormanı oluşturduğunu algılamamızı asla sağlayamaz bunu algılayabilmemiz ve bir ağacın tekliğinin bir ormanın tekliği içinde anlamlı olduğunu, o ormanın da gezegenimizdeki ormanlar ve bitki örtüsünün tekliği içinde bunların hepsinin ekoloji (çevre) denen bütünlük içinde bir anlamı olabileceğini anlayıp algılamamız için ilk baştan beri eğitimle bize verilen milyonlarca önyargıyla teker teker mücadele etmemiz gerekir. A. Einstein "bir önyargıyı kırmak bir atomu parçalamaktan daha zordur" derken bundan sözediyordu. Bugüne kadar milyarlarca amerikan doları kaynak aktarılan kanser araştırmalarında gelinen noktada kanserin bir virüs sonucu değil insan metabolizmasının genetik mirasının da tetiklemesi ile mutasyona uğraması sonucu olduğu bulunmuştur. Oysa bunu tespit edebilmek için bu kadar zaman, emek, kaynak ve para harcamak gerekmeyebilirdi. Bugün gelinen noktada kanser tedavisi en pahalı tedavi iken kansere çare hala sadece bir "umuttan" ibarettir. Oysa puzzel'ın parçalarını birleştirip endüstriyel yaşamın dayattığı sağlıksız yaşam biçimi içinde (insan yapısına uygun olmayan hareketsiz kapalı, güneşsiz sigara içilen ortamlarda, zamanımızın çoğunu geçirmek, bedenimizin kaldırabileceğinden fazla radyosyona maruz kalmak, genetiği değiştirilmiş, kimyasal katkılı gıdalarla beslenmek, bedensel yeteneklerimizi gereğince kullanmamak, sentetik kozmetikler ve giysiler giymek vs. gibi) milyonlarca ayrıntı bizi kanserin kucağına itelemektedir. Bunları çözmek için tıbbi bilginizin yüksek olması gerekmez. Madencilerin, petrokimya sektörü işçilerinin, kot taşlama işçilerinin vs. meslek hastalıklarını hiç anmıyorum bile. Akademik düzeyde tıp eğitimi almış bilim insanları bu tür problemleri çözmek için ömürlerini verirken akademik kariyeri olmayan eğitim düzeyi son derece düşük olan atadan kalma alternatif tıp yöntemleri ile kanserin bazı türleri dahil birçok hastalığı iyileştirmeyi başaran insanların buluşları bir tehdit olarak yasaklanmakta, boyun eğmek istemeyenler açılan davalar ile terörize edilmektedirler.
Sözün özü eğitimin bize verdiği nosyon analitik zekamıza, başkaldırı potansiyelimize karşı "Bush doktrinine" uygun bir tabirle önleyici bir savaştan, (bizim görmemizi sağlayan gözümüzden başka sahip olduğumuz görme araçlarımızı, zeka, sezgi ve duygu vb. yeteneklerimizi bir bakıma gönül gözlerimizi körleştirme nosyonundan başka birşey değildir.
Eğitim sistemi varolan sistemin ihtiyaçlarına uygun standart beyinler ve algı biçimleri üretme sistemidir. Oysa hiçbirşey göründüğü gibi değildir. Yeterki farklı biçimlerde görebilme yeteneğimizi köreltmiyelim.
Eğitime karşı gelmek tabiiki yetmez yerine birşey koymak gerekir. Ancak bu işin zorluğu eğitimin sistemin bir parçası olmasından gelir.Eğitimde yapılacak her türlü reform yada iyileştirme çabası eğitimin sistemi güvenlik yamalarıyla daha dörtbaşı mamur biçimde yeniden üretmesini sağlayacaktır. Montessorie yöntemi oldukça iyi bir yöntem gibi gözüküyor. Bundan başka A.S. Neill'in Summerhill okulu, Rudolf Steiner'in Waldorf eğitimi, Francisco Ferrer okulu, İvan İlyiç'in okulsuzluk yöntemi gibi başka alternatif yöntemler de var. Bunları da gerekirse ele alırız ancak ne kadar iyi olursa olsun amaç bir insanı sakatlamadan kırıp dökmeden, kandırmadan geleceğe, doğayla barışık bir yaşama hazırlamak ise bu yöntemlerin tamamen sistem dışı olarak tasarlanmaları gerekir zira insanı sakatlayan kendine yabancılaştıran ezberci otoriter bir sistemde alternatif okullarda donanmış bir insan yavrusunun tek çıkış yolu sistemi reddetmek olabilir. Bu bakımdan eğitim sistemini varolan sistemle birlikte ele almadan bir yere varmak mümkün değildir.
Benim kişisel önerim modernist önyargının beynimize bir mıh gibi çaktığı eğitim mitini sorgulayarak alaşağı etmeye "eğitim" kavramından başlamak onun yerine amaca daha uygun ve otoriter çağrışımlara kapalı "insani donanım" kavramını koymaktır. Olaya bu açıdan bakımca otoriter olmayan, bir ilişkiler ağı içinde bilgiyi “donmuş ve kitabi”likten çıkararak gözlemlenebilir (amprik) ve deneyimlenebilir (laboratuar) ortamlarında öğrenmek mümkün. Bu tarz atölyeler de öğrenim bir üst otorite tarafından anlatılan bir suje’in dinlemede kalan diğerleri tarafından aynen ezberlenmesi ya da içselleştirilmesi olmayacaktır. Tersine, hiyerarşik olmama hali öğrenme sürecinin bizzat kendisinde kurulduğundan öğrenilen bilgiler birisine ait (dışsal) bilgiler olmaktan çıkacak öze ait deneyimler olarak daha baştan içselleşecektir. Burada öğrenme süreci kurulurken öğrenilenin önemi ortaya çıkacaktır ve o süreçte amprik bir etkinlik olarak öğrenme/deneyimleme sürecine katılanların algı biçimlerine paralel olarak değişebilen ve de katılımcı kişilere göre farklı sonuçlara ucu açık bir öğrenme pratiği haline gelecektir. Felsefi olarak öğrenme içsel bir süreçtir yani size dıştan birşeyi öğretemezler, öğrenmenin kendisi katılımcı bir edimdir. Öğrenmenin gerçekleşmesi için bilgileri aktaran (anlatıcı, bilgi aktarıcı, öğretmen, öğretim üyesi her kimse) kişiyle bilgilerin aktarıldığı kişi arasında bir işbirliği oluşması gerekir. Bu aynı zamanda öğrenen kişinin öğrenme sürecinde bilgilerin tek boyutlu olarak aktarıldığı bir nesne olmaması aktaran ile işbirliği yapan ve öğrenme pratiğine katılan bir özne olması anlamına gelir. Kendini kavrayan canlı olarak insan ancak bu biçimde öğrenebilir ve öğrenme sürecini dinamik bir edim olarak kabul eder. Diğer taraftan öğrenme sürecinde katılımcı olarak dahil olmanın coşkusunu aynı sürece katılan diğer öznelerle paylaşma düzeyinde toplumsallaşmış bir ilişkiye çevirebilme becerisi bu sürecin diğer olmazsa olmaz ayağıdır. Buradaki paylaşım süreci interaktif bir biçime dönüştürerek, kaotik doğaçlama etkinliklerinin önünü açacak (oyun ile öğrenmenin deney ile oyunun birleştirilmesi v.s.) ve önceden kestirilemeyen çok katmanlı öğrenmelerin, çok katmanlı algılama zenginliklerine neden olacaktır. Bu atmosferde çocuk ya da öğrenen insan yaşamın karmaşık örgüsüne daha bir donanmış olarak hazırlanacaktır.
Eğitimin semantik anlamından yola çıkınca karşımıza “eğilmemiş olanı eğmenin metodolojisi” çıkacaktır. Eğmek fiili eğilmemiş olanı eğme anlamına gelir. Eğilmek ise o ana kadar eğilmemiş olanın bir noktada durumu kabullerek eğilme işine başlaması demektir. Eğitim bu diyalektik içinde eğilmemiş olanın eğilme konusunda rızasını (işbirliğini) sağlayarak toplumsal eğilme sürecinin gerçekleşmesi için sistemli uygulama örgünlüğünü ifade etmekten öteye gidemez. Zaten gerçekte de tastamam böyledir.
Hiyerarşik, şabloncu, bilgiyi bireye /bireyi bilgiye yabancılaştıran ve öğrenmeyi yalnızca sistemin ihtiyaçlarına cevap verecek biçimde teşekkül ettirerek sınırlayan “eğitime ihtiyacmız yok”. “Eğitim şart, önce eğitim, eğitimsiz toplumlar cehalete mahküm kalırlar”, tarzındaki modernist yalanlarla bizleri uysal, işbirlikçi ve mevcut sistemin birer unsurları durumuna çevirmek isteyenlere, eğitimcilere, kitleleri tepeden inme aydınlatma peşinde olan aydınlamacılara söyleyecek çok şey var, ama herhalde en özlüsü şöyle olurdu:
“Eğitimciler gidin başımdan, eğilmem de eğmem de”.
************************************************** ****** Not: Bu yazıyı okurken konsantrasyon için fon müziği olarak Pink Floy'un "Another brick in the wall part -2-" tavsiye edilir. ;)
We don't need no education. egitime ihtiyacimiz yok We don't need no thought control. düsünce kontrolüne ihtiyacimiz yok No dark sarcasm in the classroom. sinifta alay edilmek istemiyoruz Teacher, leave those kids alone. ögretmen cocuklari yalniz birak Hey, Teacher, leave those kids alone! hey hocam cocuklari yalniz birak All in all it's just another brick in the wall. hepsi sadece duvardaki bir tugladir All in all you're just another brick in the wall. hepsi sadece duvardaki bir tuglasin We don't need no education. egitime ihtiyacimiz yok We don't need no thought control. düsünce kontrolüne ihtiyacimiz yok No dark sarcasm in the classroom. sinifta alay edilmek istemiyoruz Teachers, leave those kids alone. ögretmen cocuklari yalniz birak Hey, Teacher, leave those kids alone! hey hocam cocuklari yalniz birak All in all you're just another brick in the wall. hepsi sadece duvardaki bir tuglasin All in all you're just another brick in the wall. hepsi sadece duvardaki bir tuglasin
Sosyalist sistemin dağılmasıyla birlikte son yıllarda doruk noktalara varan ulusal, etnik çalışmalar uluslararası statüko yeni bir dengeye kavuşuncaya kadar aynı yoğunlukta devam edecek görünmektedir. Bu karmaşa içinde herkes pozisyonunu almaya ve soruna kendi ideolojik ihtiyaçları açısından bir cevap bulmaya çalışmaktadır. Kimine göre bu milliyetçiliğin kaçınılmaz geri dönüşüdür, kimine göreyse yok olacak olan milliyetçiliğin, ölümünden önceki son büyük çıkışıdır. Bazıları ise tarihîn sonuna gelindiği kanısını taşımaktadır. Bu yazının amacı özgürlükçü bir perspektifle konuyu tartışmaya açmak ve kendimizi tüm bu olan bitenler içinde hangi mevzilerde konuşlandırabileceğimizin ipuçlarını yakalamaya çalışmaktır.
Ulus denen insan topluluğunun gökten zembille inmediği ve tarihsel bir arka plana sahip olduğu açıktır. Ve durumu pek çok yönüyle kavramak için ille de yüzler-binlerce yıl ötesine gitmek gerekmiyor. Günümüzdeki savaşlar uluslaşmış-uluslaşamamış ya da uluslaşmak isteyen-istemeyen topluluklar hakkında pek çok sorunun cevabını açıklıkla ortaya koymakta hiç ie az elverişli değildir.
İkinci bir nokta ise; "ulusun" kavram olarak "etnos", "budun", "kavim" kavramlarından temellük etmekle birlikte onları aşan bambaşka bir yapıya kavuşmuş karmaşık ve soyut bir kategori olarak vücut bulmuş olmasıdır.
Bu yazının asıl hedefi, ulusun mutlak bir kategori olup olmadığının ortaya konulup geleceğe dair saptama ya da tahminlerde bulunmak yerine, ulusun oluşum sürecini ve milliyetçilik düşüncesini ele alıp onu özgürlükçü bir yaklaşımla kavrama çabasıdır.
Ulusun Doğuşu
"Ne kadar ekonomi o kadar sınır, ne kadar devlet o kadar ulus".
Konuya girerken öncelikte ulus-ulusalcılık ilişkisine dair bir iki vurgu yapmak elzem görünüyor. Liberaller ya da sosyalistler ulus-ulusalcılık bağlantısını, nedense pek gevşek kurma konusunda söz birliği etmiş gibidirler. Ulusalcılığın kötü ve sevimsiz yanları çokça tartışılabilir ama "ulus" kavramına dokunulamaz. Çünkü o ortada bir fenomen olarak vardır. Tarihsel gelişimin bir evresinde ortaya "kaçınılmaz" olarak çıkmıştır ve...
Bu noktadan sonra yaklaşım farklılıkları başlasa da ortaya çıkış esnasındaki "kaçınılmazlık" değerlendirmesi ortak paydadır. Kaldı ki sosyalizmin söyleminde ulusun varlığını, birliğini tehdit edecek herhangi bir vurguya rastlamak pek olası da değildir. Sadece sosyalistler "ulus" yerine "halk" kavramını daha işlevsel bulurlar hepsi bu.
"Ulus"un bu günkü varlığını açıklarken öncelikle "ulusai-bilinç"ten hareket etmek gerektiğini düşünüyorum. Eğer milliyetçilik rüzgârları bu kadar kuvvetli esiyorsa ve her etnik grup kendi ulusal-bilincine ve de ulusal-devletine sahip olmayı "arzuluyorsa" bunu ilkin "ulusal bilinç"! ele alarak açıklamaya başlamak daha doğru görünüyor.
Soyut olarak ele alındığında her bireyin içinde yaşadığı topluluğa karşı bir bağlılık ve sorumluluk duygusu taşıdığını ön yargı olarak kabul etmek durumundayız.
(Günümüz modern insanının topluma karşı kayıtsızlığını ve yabancılaşmasını bu tartışmanın dışında tutuyorum.)
Bireyin kendi kimliğini "toplumsal aidiyet duygusu" diye tanımlayabilecek bu yönelişte bulduğunu, varlık ihtiyacını ise bu aidiyet duygusu çerçevesinde karşıladığını düşünüyorum. Kabile kültürlerinde, her topluluk üyesi kendisini ailesinin, atalarının, törelerinin ve birlikte yaşadığı topluluğun oluşturduğu bütünün bir parçası olarak kavrar ve düşünür. Bir yaşantı birliği içindeki tüm kabile üyeleri bir büyük aile olarak ortak kaygı ve sevinçleri taşırlardı. Kabilenin avlakları, tarım alanları ve de barındıkları yerler onların yurtları idi. Eğer kabile göçebe idiyse "yurt" kavramı tekil anlamını kaybeder "yurtluk" olarak çoğul ve değişken bir ifadeye dönüşürdü. "Yurt" ya da "Vatan" kavramını böyle bir perspektif içinde yerli yerine oturtacak olursak bugünün ideolojik "yurtseverlik" kavramlaştırmalarının ne kadar abes kaldığı görülecektir. "Ekonomi-dışı" doğal kabile hayatı içinde bir kabile üyesinin kendi yurdunu sevmemesi gibi bir durum olağan kabul edilemeyeceği için "yurtseverlik" gibi özel bir kavrama hiç de ihtiyaç yoktu. Yurdunu sevme, atalara saygı, törelere bağlılık ve onur gibi değerler toplumsal ritüelin vazgeçilmez yapıtaşlarıydıiar ve birbirlerinden ayrılmazdılar. Bu bakımdan çağdaş yurtseverlik bireyin içinde yaşadığı topluluğa ve ülkeye yabancılaşmasına, duyarsızlaşmasına karşı ortaya atılmış bir önlem olduğu gibi dahası çoğu kez farklı kültürler arasında asla olmamış bir yakınlığı kurmanın başlangıcı ya da aracıdır.
Her insanda önsel olarak varolduğunu kabul ettiğimiz (hatta hayvanlarda bile) bu toplumsal aidiyet duygusu ortadan kaldırılamaz bir güdüdür. Ve her topluluk üyesi kendi toplumsal varlığını tehlikede gördüğü anda buna elinden gelebilecek tüm biçimlerde tepki göstermekten çekinmeyecektir. "Ekonomi-dışı" doğal kabile hayatında bu hayata gelebilecek en büyük tehdit ya doğal bir felaket tarafından ya da saldırgan başka bir kabile tarafından yöneltilecektir. Her iki durumda da yapılacak iş topluluğun yaşam alanlarını korumak için örgütlenmek ve toplumsal hayatın sürekliliğini sağlamak için mücadele etmektir. Nelerdir topluluğun yaşam alanları? Barınma yerleri, tarım alanları, avlakları, ibadet ve eğlence yerleri vs. gibi çeşitli toplumsal, kültürel aktivite alanları. Burada bir başka işgalci güç tarafından saldırıya uğrayan bir topluluğun kendi varlığını savunmasından daha meşru bir şey düşünülemez. Çünkü söz konusu topluluk "otarşik"(kendine yeterli) yaşamıyla bir başka topluluk için tehdit oluşturmamakta ve öteki topluluklara tahakküm etmeye çalışmamaktadır.
Şimdi aynı ilişkiyi günümüz ulusları arasında kuracak olsak hiçbir ulusal topluluğun bu örnekteki kadar tartışmasız haklı ve temiz olmadığını görürüz. Doğrudur. Çünkü günümüzde gerçekten tartışmasız haklı bir ulusal dava yoktur. Bunun neden böyle olduğunun cevabı "ekonomi-dışı" topluluk hayatından "ekonomik toplumsal" hayata, toplumsal aidiyet duygusundan "ulusal-bilince" tahakkümsüz dayanışma toplumundan tahakkümcü militarist topluma geçişin açıklanmasıyla verilebilir ancak.
Tahakkümsüz topluluk hayatından tahakküm toplumuna geçişte ekonominin rolünü kavramak için onu yeniden tanımlamak ve topluluğun hayatını idamesi için zorunlu üretim faaliyeti ile basit mübadele ilişkilerini tanımlamaktan öte bir yere, para-ticaret-devlet ilişkilerinin yanına oturmak gerekmektedir(1). Şimdi başa dönelim ve ulusal bilincin bir ihtiyaç olarak ortaya çıkışını anlamaya çalışalım.
Ekonomi toplumsallığın tam ortasında yerini almaya başladıkça toplumsal ihtiyaçlar da ekonomik ihtiyaçlara paralel olarak biçimlenmeye başladı. Üretim fazlası, mal mübadelesini, mal mübadelesi ortak değişim değeri (para) ihtiyacını körükledi. Para ticareti, ticaret zenginliği doğurdu. Tüm bunlar olup biterken her şeyin bir topluluk (ya da köy) ölçeğinde kalması beklenemezdi. Zenginlik ekonomik gücü doğurdu ve bunu toplumsal güçle pekiştirdi. Dolaşım ve ticaret geliştikçe toplumsal hayatın hacmi de genişledi. Köylerle kasabalar, kentler arasında kalıcı bağlar kuruldu. Doğal kabile hayatını sürdüren insanın yerini kasabada, kentte yaşamını ekonomik örgü içinde bir ödev üstlenerek sürdüren "ekonomik-insan" almaya başladı. Doğal kabile insanının, kabile yaşam alanlarının dışına taşmayan dar ufkunun yerini, "ekonomik-insan"ın ticaretin gittiği en son noktaya kadar gidebilen geniş utku aldı. Sosyal, kültürel hayat, inançlar, töreler değişti. Bu; yurt, toprak, ülke, iç, dış, biz, onlar gibi kavramların da değişmesi demekti. Ekonomi büyüdükçe toplumsal yaşam ölçekleri de büyüdü. Kasabalar kentlere ulaştı, kentler birbirlerine... Ülkeler, krallıklar, hatta imparatorluklar doğdu. Aynı oranda kültürel ve manevî ölçekler de büyüyordu. Burada belirtilmesi gereken tüm bu sürecin kendiliğinden ve zahmetsizce yürümediği, sürecin ihtiyaçlarına uygun toplum-sal-kültürel ve her türlü manüplasyonların (güdülendirme) egemenler tarafından bizzat körüklendiğidir. İşte "ulusal-bilinç" bu süreç içinde yeniden üretilen toplumsal aidiyet duygusunun deformasyonuy-la oluşturulmuş bir şeydir. Bu şekilde oluşturulan her ulusal bilinç varolan ya da varolması istenen her ulusal-devletin varlık sebebi, temel dayanağı olmuştur.
Devlet, Ulus, İktidar...
Ticaretin gelişimi ve giderek piyasa mekanizmalarının oluşumu, sermaye birikimini, ekonomik ve toplumsal gücün belirli ellerde yoğunlaşmasını getirmişti. Tabii ki sorun bu kadarla da kalmadı, "eko-nomi-politiğin" yasaları işlemeye başlayarak "hukuk" alanında da kendi kurumlarını yaratmakta gecikmedi. Yeni yaşam tarzı hukuksal ve kültürel formlarına kavuşuyordu. Bu aynı zamanda tahakkümün kurumlaşması, toplumsal olarak örgütlenmesi anlamına geliyordu. Piyasa olgusunun oluşması ile ortaya çıkan ekonomik entegrasyon (yerleşim birimleri arasındaki) ortak dil, kültür ve davranış birliği ihtiyacını doğurdu. Hükümdarların egemenlik sahası içinde kalan ve aynı ekonomik cereyanlara muhatap olan insan gruplarını birbiriyle daha organik ilişkilere sokmak gerekiyordu (gerçi ticaret bunu önemli bir ölçüde yapıyordu, ama ortak moral değerler ve dil de gerekiyordu). İşte bu noktada ulusal-bilinç ortaya çıkabilirdi artık. Otarşik topluluk ekonomik-topluma dönüşmüş, devasalaşmıştı. Buna bağlı olarak toplumsal aidiyet duygusunun da aynı oranda devasalaşarak ulu-sal-bilinç ölçeğine varması son derece normaldi. Ancak bu noktada birtakım güçlükler vardı. Tüm ekonomik-toplum üyelerini ortak payda altında birleştirmek, onların tek bir özne gibi düşünmelerini sağlamak o kadar kolay değildi. Bunun için tüm toplumu "hükümdar" ya da "devlet" ile simgelemek, toplumsal mitler yaratmak, "ortak" idealler ortaya koyup insanları bunlara motive etmek gerekiyordu ve bu bir süreç meselesiydi.
İşte doğal-kabile yaşantısının ticaret vasıtasıyla yıkılmasından (2) endüstriyel kapitalizmin doğmasına kadar geçen süreç böylesine sancılı bir süreçti. Acımasız savaşlar, isyanlar, yıkımlar ve katliamlar, hükümdarın tebasını yoğurdu biçimlendirdi, ortak hafıza doğdu. Birlikte ruhsal şekillenmenin (kader birliğinin) koşullarını yarattı. Ulusal bilinç "defacto" olarak gelişti ve ulusu yarattı. Ve ulus "entegre" olmuş devasa bir kütle olduğu için yönetilmeye muhtaçtı. Ulusun üyelerinin birbirlerini tanımaları irnkânsız olduğundan yerel temsil organlarına (vali, asilzade) ve bunları koordine edecek merkezî iktidara ihtiyaç vardı. Artık yasalar tüm ulus için yapılıyor, devlet ulusu yönetiyor ve ona hizmet ediyordu. Bu bakımdan adı da ulu-sal-devlet olmayı hakediyordu. Liberalizm ile birlikte modern temsil kurumları ve demokrasi, devleti endüstriyel ekonominin ihtiyaçlarına göre örgütlemeyi başarmıştı. Ekonomik toplum ulusunu, ulus devletini, devlet de iktidarını bulmuştu.
Ulusun İmkânsızlığı...
Ekonomik toplum endüstriyel topluma varıp dünya üzerinde girilmedik delik, ayak basılmadık coğrafya kalmayınca birbirinden izole olarak yaşamını sürdüren kapalı kültürler, dört yandan cereyanlara maruz kaldılar. Dahası yabana oldukları kültürlerle bir arada yaşamak zorunda kaldılar. Endüstriyel hayat tarzı kendisine uyum sağlayanlardan diyetini, onlara kendi kültürünü kabul ettirerek alıyordu. Bu tarz hayatı kabul etmeyen "yerel kültürler" ise zorbalıkla yok ediliyorlardı. Böylesi bir güdümleme kültürel asimilasyonla birlikte sonuçlarını veriyor ve zaruri bir uyum ortamı oluşturuyordu. Ancak bu zaruri uyum ortamı ne ulusa dahil edilen kültürlerin binlerce yıllık geleneklerini sile-bilecek ne de bu kültürlerin birbirlerine ve topluma karşı varolan yabancılıklarını tamamen ortadan kaldırabilecekti. Bu amaçla "dış düşmanlar" icadedildi. Tüm ulusun kendisini "kronik" bir paronoya içinde hissetmesini sağladı. Silahlanma yarışları ve savaşlarla bu duygu güçlendirildi. Ulusal birliği pekiştirmek için ulu-sal-dışlama mekanizmaları harekete geçirildi. Bunun için en elverişli hedefler komşu ülkeler ve de komşu ülkelerle etnik akrabalık taşıyan ülke içindeki kültürel gruplardı. Hitler Alman-Ulusu'nu harekete geçirmek için gerek Yahudi düşmanlığını, gerekse öteki ülkelerdeki Alman azınlıkları gayet iyi kullandı. Balkanlarda Bulgarlar, Yunanlılar, Türkler bu sorunları birbirlerine karşı gayet iyi kullandılar. Amaç ulusu homojen leştirmek ve moral motivasyonu sağlamaktı. Ama bu sürecin bir yanıydı ve hiç de kolay işlemiyordu. Bölgesel savaşlar, uzun süreli anlaşmazlıklar, karşılıklı nüfus mübadeleleri vs. gibi ağır faturalar ödemek gerekiyordu.
Peki sürecin öteki yanı neydi, diye sorulabilir haklı olarak. Günümüz modern ulusları gerek ideolojik-kültürel-iletişimsel güdümleme gerekse cebri asimilasyon politikaları ile ulusal homojenleşme yolunda az mesafe almadılar. Ne ki yine de bunu tamamıyla başarabilmiş bir ulus yoktur. Nerde ulus varsa orada kendini dışlanmış, yabancı hisseden topluluklar da olacaktır.
Günümüzde "vakayı adiye"den görülen bölgesel, etnik savaşları, soykırımları bir hikâyeyle açıklamak isterim.
"Bir zamanlar kocaman bir gezegende birbirinden habersiz milyonlarca insan yaşarmış. Bunların çoğu kendi köylerinden başka köy bilmezlermiş. Ama hepsi de mutlu ve özgür bir hayat sürüyorlarmış. Bir gün iki arkadaş köyün bilinen sınırlarını aşarak başka ufuklara açılma cesaretini göstermiş. Gittikleri yerlerde başka kültürlerle, başka insanlarla karşılaşmışlar. Gittikleri yerlerde hep kendi köylerini ballandıra ballandıra anlatmışlar. Onların hikâyesini dinleyen başkaları da onların köyünü bulmak için yola koyuluyormuş. Böylece gel zaman git zaman tüm gezegen insanları arasında iletişim doğmuş. Önce teknolojik yenilikler karşılıklı aktarılmış, sonra alışkanlıklar, kültürler ve nihayetinde iyi ve kötü olan her şey... Önceleri birbirlerine ilginç gelen insanlar giderek birbirleriyle yaşamaktan hoşlanmamaya başlamışlar. Artık gezegen eskisi gibi büyük değilmiş ve keşfedilecek yeni bir şey kalmamış. Artık herkes kendisini ıssız bir adada hapis kalmış ve birbirine mahkûm olmuş gibi görmeye başlamış. Bunun üzerine herkes bir suçlu aramaya başlamış ve bulmuş da. Buna göre herkesin yurduna kültürüne ilk gelen yabancılar, tüm yozlaşmanın en büyük sorumlusudur. Derken herkes kendi yurdundan "misafirlerini" kovmaya başlamış. Çünkü herkes eskisi gibi kendi törelerine uygun olarak yaşamak istiyormuş. Oysa buraya gelen "misafirler" nicedir buraları yurt olarak bellemişler ve hiçbir yere gitmeyi dü-şünmüyorlarmış. Burada doğdukları, burada büyüdükleri ve burada doydukları için direnmişler. Ve tüm barış gezegeni dökülen kanlarla kızıla boyanmış."
Evet endüstriyel ekonominin ulusal pazarları dünya pazarına entegre etmesi, bu hikâyede anlatılana benzer etnik göçlere, çatışmalara neden olmuştur. Endüstriyel pazara negatif şekilde entegre olup açlık ve sefalet çeken ülkelerden batıya doğru oluşan göç dalgası bir yandan da homojenleştirme sürecinin umutsuz bir duruma sürüklenmesine neden olmaktadır. Ulus-devletin sınırları aracılığıyla zoraki olarak birbirlerinden ayrılan insanlar, yaşamlar yine aynı sınırlar sayesinde zoraki olarak bir arada tutulmakta aynı coğrafyayı paylaşmaya, aynı toplumsallığı yaşamaya zorlanmaktadır. Çünkü ulusal devlet hiçbirimizin özel hayatımızı yaşamamıza izin vermediği gibi hiçbir grubun kendi sosyal hayatını yaşamasına da izin vermez. Son olarak ABD'nin Teksas eyaletinde yaşanan olay! Bir çiftliğe kapanıp kendi sosyal hayatlarını ulusal-devletten bağımsız olarak yaşamak isteyen "Davidiyen" tarikatı mensuplarına "Amerikan Federal Demokrasi"sinin sabır sınırı 51 günden fazla olmamış ve bu süreç sonucunda tarikatın tamamına yakını bilinçli olarak yakılarak imha edilmiştir.
Sonuç
Endüstriyel sistemin ulusal sorunları ortadan kaldırması uzun vadede mümkün görünmemektedir. Daha önceki yazımda (3) belirttiğim gibi her ulusal sorunun çözümü yeni bir ulusal sorunun başlangıcıdır. Çünkü endüstriyel üretim, ulusal devlet ve ulus birbirinin zorunlu koşullarıdır. Biri olmazsa diğeri de olmaz.
İnsanlık, kalkınma (ekonomi) mantığının dışına çıktığı zaman ancak özgürleşe-bilecek ve ulusal-devletlerin barbarlığını daha iyi görerek kendi toplumsal kimliğine sahip çıkacak. Ulusalcılık düşüncesini hak ettiği yere, cehennemin dibine gönderebilecektir.
Bireyler eğer seçme hakkına sahipseler (ya da bu güç ellerindeyse) o zaman seçmeme hakkına da sahiptirler. Tüm yaşamını ibadet üzerine kurmuş bir müslü-manla benim bir alıp vereceğim olamayacağı gibi, benim gibi din-dışı yaşayan birinin varlığı bile onun toplumsallığı için tehlike yaratmaktadır. İnsanın aklına ister istemez şu meşhur siyasî benzetme geliyor: "Hepimiz bir gemideyiz... Eğer bu gemi batarsa hepimiz boğuluruz." Evet aynı gemide olduğumuz kesin ama gemi batarsa bazılarımızın sağ kalma ihtimali var, ancak batmazsa da zaten birbirimizi yeterince boğazlıyoruz.
(1) Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz.: "Efendisiz, Sayı:2, Tahakküm ve Ekonomi" (Luciano Lanza).
(2) Buradan doğal kabile hayatının her koşulda ticaret yoluyla yıkılması gerektiği gibi bir anlam çıkarılmamalıdır. Amerikan, Avustralya, Afrika yerlilerinin doğal hayatlarının hiç de böyle kendiliğinden yıkılmadığını biliyoruz. Yazının amacı, tahakkümün ve ulusun içsel dinamiklerini bulup çıkarmak olduğundan bu yola başvurulmuştur.
(3) Güncel, Ulusal Sorun ve Rasyonalite Üzerine, bkz.: Ateş Hırsızı, Sayı:2)