-Ne var bunda? Bence herkes kendini bir parça aldatır.
-Hımmm…peki kendini aldattığını bile bile insan kendini aldatır mı?
-İşte bu soru önemli. Bence insan kendini bilerek değil refleks olarak aldatır. Kendini aldattığını bilerek aldatan da neredeyse yoktur.
-Olur mu var, ben varım! Kendimi bile bile aldatıyorum. Nasıl mı oluyor bu iş? Anlatayım o zaman:
Sabah yatağımdan kalkıp alelacele hazırlanmaya başlarken yeni başlayan günün bir öncekinden daha iyi bir gün olacağını düşünmeye başlıyorum ki; tam da burada aldatma mekanizmaları devreye girmeye başlıyor. Yani bugün neden bir önceki günden güzel olsun ki? Buna dair hiçbir somut bir kanıt yok elimde. Bugün iş çabuk bitmeyecek, patron işi tatil etmeyecek, “sen bugün iyi ve çalıştın primi hak ettin” diye de kimse demeyecek. Üstelik kış bastırmış güneşli ve ılık havalara hasretiz henüz pencereden bile bakmadığım halde, muhtemelen yağmurlu puslu ve soğuk bir gün beni beklemekte olmasına rağmen bugünün bir öncekinden güzel olacağını düşünmenin alemi var mı?
İşyerime gidince okuduğum sabah çayıyla birlikte göz gezdirdiğim günlük gazetelerde iç açıcı haberler yok denecek kadar az, ya cinayet, ya katliam haberleri çoğunlukta iç karartıcı gerilimli başlıklar gazete manşetlerini süslüyor, üstüne üstlük politik dengeler kararsız heran ülkede darbe olabilir, bombalar tepemizde patlayabilir. Tuttuğum takım dersen birgün iyi birgün kötü. En önemli gündem konularından biri olan Kürtlerin kültürel taleplerinin tanınıp tanınmaması 25 yıllık bir savaşın bitilip bitirilmemesi konusunda ise birileri ön cepheden başka birileri de cephe gerisinden kurşunlar sıkaduruyorlar. Başbakan birgün gözlerimi yaşartacak tadda tarihi konuşmalar yaparken ertesi gün kabadayı bir ifade ile hak arayanları tehdit eden bir zorba uslübunu tercih ediyor. Darbeci generallerin (bir kaç tanesi hariç) tamamına yakını ya dışarıda ya da lüks hastane koğuşlarında. Küresel iklim değişikliği konusunda hiçbir somut adım atılamıyor topyekün ölüme gidiyoruz. Amazon nehri kurumaya, yağmur ormanları hızla tükenmeye devam ediyor. Buzullar sanılandan hızlı eriyor, denizlerin seviyesi yükselirken akarsular ve göller kuruyor. Küresel açlık ve yoksulluk yetmiyormuş gibi bir de nöbetçi salgın olarak bu yıl başımıza domuz gribi çıktı. Ondan önceki de kuş gribi vardı, SARS vardı. ABD Afganistan’a 30.000 yeni asker göndermeye çalışıyor, İran ile gelecekte yapılacak olası bir savaşı zihinlerde hep canlı tutabilmek için yandaş medya aracılığıyla olmadık haberler yayıyor. İsrail Filistin’de yeni yahudi yerleşim birimleri kurmaktan vazgeçmiyor. Hadi duyarlı birey ayaklarına yatmanın karın doyurmadığını anlayıp kendi gündelik hayatımıza dönüş yaptık diyelim. Ne olur ki? Olanları söyliyeyim; birikmiş olan kredi kartı borçlarını en azından temizleyebilmek için “bu ay bir nefes alayım da kredi kartı borçlarımın hiç olmazsa minimum miktarını ödeyeyim” diye düşünürken gelen borç ekstresinde minimum ödemenin kaldırıldığını görerek derinden sarsılırsın. Soğumaya başlayan havalar ile bir nebze olsun ısınabilmek amacıyla yaktığın doğal gaza bütçe açıklarını kapatabilmek için yeniden zam yapılacağını gazetede okuyup bir kez daha sarsılırsın. Oysa daha geçen aydan ödeyemediğin elektrik faturası ile elektrik kesme ihbarnamesi posta kutunda beklemektedir. Ya geçen yıldan beri her nasılsa fazla ödeme yaptığım için fazla yapılan ödemeni devletten geriye alamasan bile en azından bir süredir eksi bakiye olarak gelmeye devam eden su faturasına tam sevinmek üzereyken “eski ev sahibi adına tescilli olan su saatinizi aşağıdaki belgelerle birlikte sular idaremize başvurarak (bilmem ne kadar) harcı da filanca bankadaki hesabımıza yatırarak adınıza tescil ettiriniz” şeklinde bir ihbarname ile karşılaşmaya ne diyeceksin? “Neyse bunlar önemli değil hayat devam ediyor diyeceksin” evet hayat devam ediyor tabi tabi. Peki ya bu cep telefonu faturalarına ne demeli? En ekonomik paketi seçerek az ödemek istersin ama tersine uçuk faturalar gelir. İtiraz edince sms’lerin pakete dahil olmadığını hayretle öğrenirsin. Buna kızarak paketi ve hattını iptal ettirmek istersin ama nafile etmezler. Allem eder kalem ederler seni kandırıp en minimum pakete ve haftada iki gün bedava kendi operatörlerinden numaralarla konuşmaya ikna ederler. “Hadi bir şans daha vereyim” dersin ancak bu da işe yaramaz. Fatura kesim tarihi geldiğinde ortaya çıkan miktar sinirden kaskatı olmana yetecek kadar hayrete şayandır. Telefona sarılıp operatörün karşına çıkan çağrı görevlisine “Sizi dava edeceğim” diye bangır bangır bağırmaktan başka bir şey gelmez elinden.
Neyse, “para pul fani işler zaten hayatımı para pul üzerine kurmuş olsaydım çoktan kafayı yemiştim” diye kendini rahatlatmaya çalışırken birden aklında bir pencere açılıverir. Farkında olmadan kendine sorduğun bir soru ortada öylece durmaktadır. Ve şudur; “ben hayatımı para pul üzerine kurmamıştım ama ne üzerine kurmuştum sahi?”
-Başkalarını bilemem ama hakikaten ben hayatımı ne üstüne kurdum ki? Önceden; “insanların mutluluğu” diyerek buna tereddütsüz yanıt verebilirdim ama şimdi öyle mi?
-Değil. İnsanların mutluluğunu sağlamaya soyunmak kendim için çok iddialı olur ben kimim ki? Ben kendimi bile mutlu etmekten acizken insanlara ne verebilirim ki?
-Mutluluğu geç büyük söz bunlar.
-Özgürlük, varoluş, haksızlığa karşı adaletin yanında olma!
-Eeeee… ne oldu, özgür olabildin mi bari? Adalete kavuştun mu? Kendini ifade edebildin mi?
-Ne gezerrrrr…..Ama bunların aslında imkansız olduğunu pekala biliyorsun. Bana bak sen belaltından vurmasana kardeşim!
-Hımmm… tamam adalet konusu biraz belaltıydı belki ama özgürlük ve varoluş senin iradene bağlı bunu kabul et.
-Aslında evet ama her konuda haklı çıkmak zorunda mısın?
-Evet tabii ben senin vicdanının sesiyim bana yalan söyleme.
-İyi tamam vicdan efendi, madem her şeyin doğrusunu biliyorsun söyle bakalım şimdi bana; neden aradığım mutluluğu bulamıyorum bu hayatta?
-Ohooo… çok şey istiyorsun üstadım mutluluk sadece bir andır, zaten insan denen yaratık mutluluğa programlanmamıştır.
-Ahaaaaa… bence felsefi belagat ile işin içinden sıyrılmaya çalışıyorsun vicdan efendi.
-Üstüme gelme ama her şeyi bildiğimi de zaten söylemedim ki, ben sadece doğru bildiğimi söylüyorum hepsi bu.
-Tamam tamam anladık. Peki ya kadınlar? Bu konuda ne diyeceksin bana?
-Kazık sordun ama…
-Hahahaaaa… apıştın değil mi?
-Bak dostum benden kopya çekmeye çalışma, kadınlarla ilgili sana bir reçete sunamam, hani ne derler kelim merhemi olsa kendi başına sürermiş. Sen bence yine şu kendini nasıl aldattığın konusuna geri dön.
-Ha evet onu diyordum kendimi taammüden nasıl aldattığımı anlatıyordum eksen kayması oldu. Ona tekrar döneyim. Hiçbir şey göründüğü gibi değil gerçekten. Bu kadar derde tasaya karşın bu iyimserliğimi neye borçlu olduğumu hala anlayabilmiş değilim. Acaba karamsar olmayı kendime yediremiyor muyum? Zayıf olduğum anlarda güçlü rolü yapmayı bir erdem mi sayıyorum?
-Devam et iyi gidiyorsun!
-Sanırım kendimi taammüden aldatmaktan vazgeçmenin yolu bütün iç yalanlarıma son vermek ve kendimle yüzleşmek.
-Bence de iyi olur. Nasıl yapacaksın bunu peki?
-Bilmiyorum ama önemli olan bunu söyleyebilmekti ve bunu söyleyebilmek aynı zamanda başlamaktır ki bilirsin; “başlamak bitirmenin yarısıdır”.
Tüm dinler kutsalın hikayesini anlatırlar. Peki ama kutsal nedir?
Kutsal etimolojik olarak arapça kud (gök) sözcüğünden türemiş olarak eski türkçeye kudsi olarak girmiş daha sonra da TDK tarafından yerine önerilen göksel sözcüğünün tutmaması üzerine arapça kökene türkçe sonek alarak kutsal olarak benimsenmiştir. Buradan da anlaşılacağı gibi kutsal yeryüzündeki hayata ait olmayan göklerdeki başka bir hayata ait olan anlamına gelmektedir. Tam da buradaki gibi kutsal yeryüzündeki hayatın dışında dahası her bakımdan onun üstünde yeralan dokunulmazlığı olan hatta uğruna ölünecek değerleri temsil eden bir kavramdır. Kutsalın içerdiği şeyler genellikle tabu olup akılla sorgulanamaz, eleştirilemez. Ona karşı saygısızlık asla affedilemez. Bunun başka bir tercümesi ise kutsal bulunduğu toplumu, o kültürü vareden, o topraklara hükmeden gücün kimliğini oluşturan, siyasal, kültürel ve ekonomik iktidarın içinde kristalize olduğu tüm bu egemenliklere halk kitleleri nezdinde anlamını veren onlar adına bu egemenliğin meşruiyetini onaylayan tabular dizisidir. Herkes bilirki bir toplumu yönetmek için öncelikle organize silahlı bir güce (orduya) ihtiyaç vardır ama bu yetmez bu yönetimin keyfi olmadığını göstermek ve tüm halktan bu yönetime tabi olmasını beklemek için açıkça ilan edilmiş yasalara da ihtiyaç vardır. Bir hükümdar yasalara (kendi yaptığı olsa da) dayandığı zaman adil olduğunu iddia edebilir. Ancak yönetmek için ordu, yasalar, bürokrasi de yetmez. Tüm bunların dışında o toplumu ortak bir amaç etrafında birleştirecek yada en azından kitleleri ortak bir amaç peşinde olunduğuna inandıracak kutsal bazı değerlere ihtiyaç vardır. İşte bu noktada kutsal ortaya çıkar ve dinin sunduğu tabular üzerinden kutsallık anlayışı yaratılır. Bu kutsalın içini o anın koşullarına göre işinize geldiği biçimde doldurursunuz. “Bir kral olarak tanrının yeryüzündeki temsilcisi olduğunuzu halkınızı korumak ve ilahi adalet için iktidarı elinize aldığınızı” iddia edebilirsiniz ya da kendi kavminizin yeryüzündeki diğer kavimler içinde tanrı tarafından seçilmiş bir kavim olduğunu ve iktidarı kendi kavminizi düzlüğe çıkarıp egemen kılmak için ele almak zorunda olduğunuzu iddia edebilirsiniz. İddialarınızın akla yakınlığı ve ne söylediğiniz çok da önemli değildir önemli olan ortaya koyduğunuz kutsalın argümanlarının birbiriyle bağlantılı ve mantıksal bir devamlılık içermesidir. Böyle olduğu sürece eklinizdeki fiziki iktidar gücü kutsalın gündelik hayatta bir ideoloji olarak kendini yeniden üretmesini sağlayacaktır yeterki ahaliye zulmedip onların alıştıkları gündelik yaşam tarzlarını bozacak sonuçlara yol açmayıp durağan yaşayan kitlelere isyan denen varoluş yolunu hatırlatmayın. O kadar ki hükümdarın icraatlarının yasalara ters düşüyor olması halk arasında rahatsızlık yaratsa bile çok temel bir sorun teşkil etmez, zira halk o yasaları da elinde fiziki gücü bulunduran hükümdarın kendi isteğine göre yaptığını bilmektedir. Hükümdar yapar, hükümdar bozar ama yasalar zaten yönetici ve soylu olmayan diğer sınıflar için yapılmıştır yapılırken de halka sorulmamıştır kaldırılırken de sorulmaz. Bu denge tutturulduktan sonra kutsal kendi kendini kitlelerin algısında bir biçimde yeniden üreterek kuşaklardan kuşaklara aktarılan mirası kendini kalıcı bir biçimde tahkim etmiş olur. Kuşaklardan kuşaklara aktarılarak zaman içinde yapılan bu tahkimatın kolektif hafıza bakımından oluşumunu anlamak için bir örnekle açıklamaya çalışalım. Bir toplulukta arkadaşlarınıza şaka yapmak amacıyla birisinin kulağına fısıldadığınız bir yalan öylesine bir dolaşıma girer ki bir süre sonra değişmiş olarak yeniden size ulaşır ve siz bu yalanın ilk kaynağının kendiniz olduğunuzu bile ayırt edemeyebilirsiniz hatta buna “benim söylediğim yalandı ama demek doğrusu bu imiş” diyerek ilk kaynağı siz olduğunuz bir yalana yapılan anonim katkılardan sonra başkasından duyduğunuzda doğru sanarak inanmayı bile seçebilirsiniz . Toplumsal hafıza genelde böyle çalışır. Yani kutsalınızı koruyacak ve onu yeniden üretecek güce ve mekanizmalara sahipseniz kutsal kendi mecrasında yürür ve egemenliğinizin meşruiyetini oluşturur. Günümüzde milliyetçiler açısından kutsalı oluşturan vatan, bayrak, şehitler zamanında bu mekanizmalar tarafından üretilerek tarihsel bir fenomene dönüşmüştür. Oysa bugün din, gelenek ve yasalarla korunan o kutsalı oluşturan tabuları bilimsel bir metodoloji ile ele aldığınızda her birinin gerçekliği elinizde kalır. Ne Türkiye Cumhuriyetine adını veren Türklerin orta asyadaki türk boylarının türk adında ortak bir soya ait olması söz konusudur, ne tarihin herhangi bir döneminde ortak bir Türklük bilincine sahip olmuşlardır ne de İslam dinini resmi kitaplarda yazıldığı gibi isteyerek seçmişlerdir, ne de haçlılar kutsal toprakları “Müslümanların işgalinden kurtarmak” için o seferleri düzenlemişlerdi. Keza günümüz Türkiye cumhuriyetinde Kürtlerin kimlik mücadelesini bastırmak amacıyla on yıllardır sürdürülen savaşta askerler ilk öldüğünde şehit olmuyordu. Medyanın genelkurmay tarafından brifinglerle hizaya çekilmesinden sonra yaşamın kaybeden askerler “şehit” olmaya başladılar. Ardından 25 yıllık bir içsavaşta “şehit aileleri” gibi sosyal bir kesim ortaya çıkmaya başladı. Karşı tarafta da gerillalar kendi şehitlerini vermeye başladı. Savaş, militarizm ve politika vatan, bayrak, bağımsızlık, özgürlük gibi tabular üzerinden kendi kutsalını yarattı. Başka bir örnek de Osmanlının çöküş döneminden verecek olursak; imparatorluğun merkez etkeni olan Osmanoğulları hanedanının gücünü kaybetmesi iktidarın kendini yeniden ürettiği diğer meşruiyetlerin de inandırıcılığını ortadan kaldırdı: Yeni iktidar odakları doğdu. Bunların içinde İttihat ve Terakki partisi dağılan çok kültürlü imparatorluğun yerine batı kaynaklı modernizmin ürünü olan ulusal (etnisiteye dayanan) devleti inşa etmeye karar vermişti. Bu amaçla çöküşe giden imparatorluğu 1. Dünya savaşına sokarak süreci daha da hızlandırdılar. Amaç savaş yoluyla yeni bir sıçrama yaparak etnik egemenliğe dayalı modern ve ulusal bir imparatorluk kurmak idi. Bu da Anadolu’nun Müslümanlaştırılmasını yani gayri müslüm nüfusun azınlık durumuna çekilmesini (etnik temizliği) gerektiriyordu. Savaş ve Tehcir bu politikaların uygulanması imkanını yarattı. Osmanlı imparatorluğu savaşta yenilse bile modern ulusal devletin altyapısını sürgünlerle, soykırımlarla hazırladı. İttihat ve Terakki’nin başladığı işi onların mirasçısı Cumhuriyet, (Şeyh Sait ve Dersim isyanları ile “güvenilmezler” arasına Kürtleri de dahil ederek), varlık vergisi, 6-7 Eylül provokasyonu vb. olaylarla tamamlayarak geçenlerde bir bakanın da Anadolunun müslümanlaştırılması ve ulusal devletin inşası yolunda katkılarından dolayı şükranla andığı ittihatçı üstadlarına borçlu oldukları mirasa layık davranmakta tereddüt etmediler ve Anadolu’nun gayri müslümlerden azınlık olarak da “temizlenmesini” tamamladılar. İşte Osmanlının çöküş döneminde başlayarak genç cumhuriyet tarihi boyunca aralıklarla devam eden bu etnik temizlik bir yandan Cumhuriyetin kuruluş hikayesini oluştururken diğer yandan da yeni kuşaklara “ihanet” içindeki saltanat, dünya savaşı ve emperyalist işgale karşı mücadele koşullarında “işbirlikçi” ve “arkadan vuran gayri müslümler”, isyan eden Ermeniler vs. biçiminde sunularak çarpıtılmış bir resmi tarih tezi üzerinden ulusal türk kimliğinin temelini oluştururlar. Bunları niye anlatıyorum? Çünkü bugün bu çarpıtılmış tarih tezlerini değil çürütmek sorgulamak, bunlardan kuşku duymak buna ters tezler öne sürmek ihanet ile eşanlamlı hale gelmiştir. Bunun nedeni de devlet tarafından o günün ihtiyaçlarına uygun olarak üretilen çarpıtılmış tarih tezleri süreç içinde toplumsal dokuya nüfuz ederek kendini yeniden üretme becerisi göstermiş ve yeni kuşakların kültürel kimliğini oluşturmuştur. İşte tam da bu noktada devlet tarafından kendi politik yararlarına uygun olarak üretilen çarpık tarih birkaç kuşak sonrası için sadece tarih olmaktan çıkarak onların kutsalı haline gelir. Bir yanda topraklarından sürgün edilen, etnik temizliğe, soykırıma uğrayan halklar bu öykülerle büyüyen kuşaklarla bu makus tarihini kimlik edinen bir halk öte yandan olan bitenden haberi olmayan olsa da resmin tamamını göremeyen, gördükleri bildiklerinde yaşanmış acıları bir refleks olarak unutmayı seçen, tarihiyle yüzleşemeden savaş, işgal, yoksulluk koşulları altında yeni bir kuruluşa katılarak çöken bir imparatorluğun tebaası olmaktan çıkarak yeni cumhuriyetin eşit yurttaşları olduğuna inanmış gurur duyacağı yeni bir kimliğe kavuşmuş başka bir halk… Aynı coğrafyada başı ve sonu birbirinin içinden geçen iki ayrı hikaye, iki ayrı tarih ve iki ayrı kutsal. Travma o kadar derin ki karşı tarafla tartışmak bile tabuları çiğnemek anlamına geliyor.
Dinin kutsalının da benzer biçimde üretildiğini düşünmemek için bir neden yok. Günümüzde aklımızı, sezgilerimizi yeterince kullanabildiğimiz sürece çevremizde olan biteni kavramak hiç de zor olmazdı. Nevarki dinin yarattığı otorite kuşaklar boyunca genlerimize öylesine işlemiş ki inanca saygısızlık etmemek adına mantığımıza ters gelen şeyleri bile sorgulamaktan imtina etmişiz. Binlerce yıllık bir tarihe sahip olan iktidar yalanları kendi kutsalını fetişleştirerek oluşturmuş ve yeryüzünde yaşamakta olan milyarlarca insanın inancı ve kimliği haline gelmiştir. Bir hristiyana “İsa hiç yaşamadı Meryem de koca bir yalandı” derseniz önce şok geçirecek ve bunu bir hakaret kabul edecektir. Çünkü bir hristiyana göre İncil de yazılanların tamamı doğrudur, akla mantığa sığmayan olaylar da bilimsel nedenlere dayanmak zorunda değildir bunlar tanrının birer mucizesidir o kadar basit! Zira iman etmiş kişi inancını sorgulamadığı gibi başkalarınca bunun sorgulanmasını da kabul etmez etse de ancak hakaret olarak kabul eder. Dinin anlattığı büyüklere masallar artık onun kişiliğinin bir parçası (kimliği) olmuştur. Kendisini toplum içinde her şeyden önce iyi bir hristiyan sonra, erkek yada kadın, işçi yada memur vs. olarak tanımlar. Binlerce yıllık itaat kültürünün toplumsal belleklerde yarattığı tahribat o kadar büyüktür ki yeryüzündeki çoğunluk dinsel mitlere inandığı ve yeni doğan çocuklar da böylesi bir kültürel iklim içinde yetiştikleri için dinin anlattığı hikayelerde geçen mantıksızlıkları din kanıtlamak zorunda kalmaz ama siz burada sözü geçen olayların çarpıtma yada uydurma olduğunu kanıtlamak için olağanüstü çaba göstererek bilinen tüm ezberleri bozmak bütün gerçeği yeniden zihinlerde kurmak gibi Don Kişot vari bir zorunlulukla karşı karşıya kalmak zorundasınızdır.
Yazının icadı ile başlayan tarihten daha gerilere giden Din olgusunu binlerce yılık geleneğinin ürettiği yalanları, yanılsamaları bir lahzada çürüterek işin içinden sıyrılmak günümüzde kolay bir şey değildir. Ama metodolojik bir yaklaşımla açıklayıcı karşı hipotezler ortaya koyarak zihin egzersizi yapmak mümkündür. Dünyanın çok farklı coğrafyalarındaki dinsel mitlerin benzerliğini ele alarak bir egzersiz yapacak olursak. Aşağı yukarı bütün dinlerde bütün hikaye tanrılarca insanlara yasaklanan bilginin insan tarafından ele geçirilmesi ile başlar. Yani bilgi bir yerde yasak meyvede, yasak kitapta, pandorra’nın kutusunda durmaktadır ancak tanrılar insanın buna ulaşmasını nedense istemezler. Onlar kendilerine sunulan cennet bahçelerinde mutlu ve bihaber yaşamalı kendilerine verilen görevler için çalışmalı ve sevişip üreyerek vakit geçirmelidirler. Ancak yasak olan bilgiyi ele geçiren, pandorra’nın kutusunu açan, yasak meyveyi dişleyen, üstüne üstlük tanrılardan ateşi de çalan insan cezalandırılmayı hakeder, cennetten kovulur ya da tufanla baş başa kalarak kırıma uğrar. Buradan çıkan sonuç ne olabilir? Eğer dinlerüstü bir metodolojiyle ele alırsanız. Burada özne olan tanrıların insanın bilgi ve teknolojiye sahip olmasının tanrılar tarafından hoş görülmediğini bunun tanrıların yetkinlik alanına el atmak olduğunu kolaylıkla görürsünüz. Buna göre insanın yeryüzündeki görevi çalışmak, üretmek ve bunu yaparken de tanrılarına kendisini yarattığı için onlara şükran duyarak “kutsal buyruklara” itaat etmelidir. Şeytan, iblis, Ehrimen, kötü ruh vs. gibi olumsuz örneklerle de anlatılanlardan anladığımız kadarıyla insan asla kendisini tanrılara eş koşmamalı özgürlük ve eşitlik peşinde koşmamalı kibir denen şeyi ortadan kaldırarak haddini bilmelidir. Burada da görüldüğü gibi dinsel hikayelerin omurgası içinde en baştan itibaren yoğun bir itaat dayatması ile karşı karşıya kalırsınız. İnsana empoze edilen sürekli bir uysallık, uyumluluk ve otoriteye itaatkarlık halidir. Buradan ilk çağlardan beri gökyüzünü, yıldızları, mevsimleri gözlemeyen insanların edindikleri bilgi birikiminin sağladığı avantajları bir iktidar aracı olarak kullanmayı tercih ettikleri ve tarlalarda fiziksel güç gerektiren sıradan işlerde çalışmamak için burada çalışacak işgücünü yaratma yoluna gittikleri, ezoterik ögelerle gerçeği şifreleyerek rahip sınıfı dışında olan işçi halktan saklamayı böylece iktidarlarını pekiştirmeyi başardıklarını düşünmek yanlış bir sonuç gibi görünmüyor. Kaldı ki günümüzde bilimin dinin yerini aldığından hareketle bilimin elde ettiği bilgi ve sonuçların tamamını kamuoyuyla paylamadığı bir çok gerçeğin “stratejik çıkarlar”, “ulusal güvenlik”, “devlet güvenliği” ve “kamu yararı” vb. gerekçelerle şifreli kasalarda saklıyor olması da ilginç bir benzerlik değil mi?
İktidar tarafından üretilen bu kutsal kitlelerde yansımasını bulduktan sonra bir dogma olarak zihinlere yerleşir. Bu dogmanın kuşaklardan kuşaklara aktarıldığını düşününce binlerce yıllık bir dogmanın yaşadığımız mevcut gerçeklikte ne kadar örtüşebileceğini tasarlamaya çalışmak bile bence anlamlı değil. Ancak bunu iyi bilen iktidar gündelik hayatta ortaya çıkan ve dinsel hikayelerde geçen olayları açıkça yanlışlayan durumlara karşı yeni algı biçimleri üreterek onları “kendi içinde mantıklı ama dinsel dogmalarla da çelişik olmayan” yorumlarla “zararsız” hale getirmeye çalışır. Burada ruhban sınıfı (din adamları) verdikleri fetvalarla başrolü oynarlar. Kutsalı içselleştirmiş inananlar ise somut gerçek ile dogmanın buyurduğu arasındaki uyuşmazlığı sorgulamak yerine “makul” bir çözüm üreterek gerçeği kutsala dokunmayacak biçimde eğip bükmeyi tercih ederler. Kutsal kutsaldır gerçek de gerçek. Bu durum şizofren bir algı biçimin doğmasına gerçeğin parçalanmasına bütünün parçaları arasındaki bağların algıda ortadan kaldırılmasına neden olur. Böylesi bir durum (gerçek ile çelişik görünen ama birbirleriyle bağlantıları da tam anlaşılamayan) ruhban sınıfı (din adamları) varlığını gerekli ve meşru hale getirir. İnananların zihinlerinde açıklayamadığı yada anlayamadığı sorulara din adamları yorumları ile cevaplar verirler. Böylece dogmalar, çarpıtılan, gündelik hayatla uyuşmayan gerçekliklerle birlikte şizofren algı da inananların hayatının bir parçası haline gelir.
Sonuç:
Dinin insanlara vaaz ettiği tanrı sevgisi özde tanrının otoritesinin içselleştirilmiş gönüllü kulluk halinden başka bir deyişle de tanrı korkusundan başka birşey değildir. Bu korkuların insanlarda yarattığı tahribatı gidermeden, rasyonel bir takım açıklamalarla dinin masallarının içyüzünü inanmış insanlara anlatabilmek, tanrının ultra baskın imgesi önünde yitirdiği özgüveni onlara iade edebilmek irrasyonel bir dünyanın şifrelerini rasyonel argümanlarla çözebileceğimizi iddia etmek hemen hemen imkansızdır. Tahakkümle birlikte uygarlığa taşınan dinin (başka deyişle itaat kültürünün) insan iradesiyle ortadan kaldırabileceğini ummak ne yazık ki fazla iyimser bir beklenti olarak görünüyor.