< küreselleşme, ulusal devlet ve ille de devrim - mülksüz şiirler, makaleler, aforizmalar, denemeler - Blogcu




4/12/2007

küreselleşme, ulusal devlet ve ille de devrim


küreselleşme, ulusal devlet
ve ille de devrim

"İmparatorluk bürokrasisinin malların üretimi ve bölüşümüne aktif olarak müdahale ettiği antik feodal imparatorluklarda (Mısır, İnka, Çin) bile modern anlamda bir ekonomik mantıktan söz edemeyiz, oradaki daha çok yaşamsal araçların sahiplenişinin hiyerarşik bölüştürülmesiydi. Oysa yaşamsal araçların yeniden üretilmesi etkinliğine özgün bir rasyonalite kazandıran ekonomik mantık, tahakküm tarafından yaratıldığında ekonomik rasyonel tahakkümün mantığı haline geldi."

Luciano Lanza; Tahakküm ve Ekonomi, Efendisiz S: 2     


   Böyle diyordu Luciano Lanza ekonominin tahakkümle yada tersi tahakkümün ekonomi ile olan ilişkisine işaret ederken. Yani ekonomi ve tahakküm modern çağ öncesi yine birbirleriyle ilintili olmakla beraber farklı alanları kapsayan iki ayrı olgu iken modern çağ ile birlikte artık bir başka düzlemde birleşiyor ve örtüşüyorlardı. Bu boyutta ekonomi tüm yaşam alanlarına nüfuz edebilecek bir hacme kavuşurken tahakküm de onu bütünüyle kendisine ait bir olgu haline getiriyor (içkinleştiriyordu). Durum böyle olunca tahakkümün kendini yeniden üretim biçimlerine adaptasyon sağlayan ekonomi günlük hayatın içinde gözden uzakta kalan alanlarda tahakkümün rasyonel olarak yeniden üretilmesinin en işlevsel aracı haline geliyordu. Bu saptamayı dehşetle yapan Lanza sizce nasıl bir sonuca ulaşıyor peki? Bunun cevabı maalesef pek umut verici değil. Lanza ulaştığı noktada ne yapılması gerektiğine dair net bir şey söyleyemiyor.
   "Ekonomiyi ortadan kaldırmadaki yetersizliğimiz, tahakkümü ortadan kaldırmadaki yetersizliğimizi anlamamıza yol açar. Rasyonaliteye, normlara, kurallara, malların yeniden üretimi için istek duymak, bir bütün olarak da topluma rasyonalitenin, normların ve kuralların damgasını vurmak olacaktır. Böylece toplumsal yaşam için bunca meşru ve zorunlu bir istek, tahakkümün yeniden üretiminin bir örneğine dönüşür. Görünüşte önemsiz ekonomik zorunluluk (şu malı nasıl sağlayabiliriz?) tahakkümün en karmaşık ve korkunç zorunluluğu haline gelir..."
   "Bugün tahakkümü dağıtmak ekonomiyi dağıtmakla mümkün olabilir. Biri öteki için kaçınılmazdır..."
"Belki de bu çıkmaz sokaktan çıkmanın yolu görebildiğimizin üzerinde ve altında başka birşey olmadığını kabul etmektir. Böylece ekonomi bize uzak ve keşfedilmemiş bir alan gibi gelmekten çıkacaktır..."
   Başka bir ifadeyle ekonominin doğuşu tahakkümün doğuşuyla paraleldir. Her ekonomi kendi rasyonalitesine uygun olarak insan topluluklarının yaşamını örgütler. Ekonomik hayata geçildikten sonra artık malların rasyonel temini ve pazarda karlı bir şekilde satılması gibi yasalar insan topluluklarının yaşamını yönetmeye biçimlendirmeye başlayacaktır. Ekonomik yasalar işlemeye başladıktan sonra üretim, tüketim, işbölümü, pazar, değişim, bölüşüm, işgücü, kar ve sermaye gibi olgular insan hayatını yönlendirmeye başlar. Böyle bakınca yaşamını onbinlerce yıl hiç değiştirmeden toplayıcılık ve avcılıkla sürdüren insan topluluklarının nasıl olup da son birkaç binyılda böylesine başdöndürücü bir hızla büyüyen kümeler halinde yaşamaya başladığını anlamak daha kolay olacaktır. Ekonominin başlangıçta kasabaların, sonrasında kentlerin doğuşuna yolaçtıktan sonra bu kasaba ve kentleri ulusal ölçekteki bir ekonomi vasıtasıyla birleştirmesi ve son olarak tüm bir dünya ekonomilerinin günün birinde birbirine eklemlenerek küresel ölçekte tek bir dünya ekonomisine evrilmesi oldukça mantıklı ve kaçınılmaz görünmektedir. İşte ekonominin bu rolü, geleneksel yöresel hayat tarzlarının bir daha geri dönülmeyecek bir biçimde değişmesine, neden olmuştur ki bu aynı zamanda insan toplulukların etno-sosyal profilini de doğal kabile hayatındaki akrabalık ilişkilerinden giderek "özgürleştirerek" köylü, kasabalı, kentli hemşehrilere oradan da giderek ulus mensubu teba yada yurttaşlara dönüştürmüştür. Burada ulusun ve ulus-devletin doğuşu konularına (başka bir yazının konusu olduğu için) girmeden söylenebilecek şey, ulus-devletin doğuşu artık modern çağın egemenliğin açık ilanıdır. Artık eski çağın yöresel insanı yeni çağın ekonomik insanına çoktan dönüşmüş/evrilmiştir. Böylece birkaç yüzyıldır süregelen uluslaşma ile birlikte büyük imparatorlukların ve sömürgeci krallıkların parçalanmasına, ulus-devletlerin ortaya çıkmasına ve politik plana ulusal bağımsızlık mücadeleleri olarak yansımasına yolaçan sancılı bir sürecin başlaması için gerekli koşullar oluşmuş oluyordu. Bugün dünyanın dört bir yanında süren çatışma ve savaşlara bakıldığında bu sürecin azalan bir ivmeyle de olsa devam ettiğini söylemek yanlış olmaz. Yani günümüz dünyasında bir nevi parçalanmaya aday imparatorluklar yada devletler az sayıda da olsa hala mevcuttur.

   Modern sonrası çağda ulusal-devlet çok uluslu sermaye ilişkisi
   Modern çağın ekonomi mantığı kapitalizm, ulusal-devlet ve temsili demokrasi gibi olgularla genel olarak pek de güzel örtüşmüş ve bu yapılanmalar bölgeden bölgeye tüm bir dünya coğrafyası üstünde yayılma olanağı bulmuştu. Bu sürecin sonuna yaklaşmakla birlikte modern sonrası çağda artık başka dinamiklerin ortaya çıktığını ve giderek belirleyici olmaya başladığı da bir gerçektir. Şüphesiz ki dünyanın farklı coğrafyalarında yaşayan insan toplulukları yada toplumlarının tüm dünyayı çoktan kaplamış ve içine almış olan küresel ekonomik sarmal içindeki durumları ve buna bağlılık dereceleri doğal olarak birbirinden farklıdır. Örnekse; IMF politikalarıyla iflas ettirilmiş ve krizler içinde debelenen Arjantin gibi bir ülkede yaşamak zorunda olduğu için her an bu küresel ekonomik sarmalın olumsuz etkilerine maruz kalan biri ile Orta Asya'nın bozkırlarında at sırtında geleneksel yaşam tarzını devam ettirmeye çalışan Kazakistanlı bir göçebenin küresel ekonomik sarmalın etkilerine maruz kalma derecesi nicelik olarak birbirinden çok farklı olacaktır. Birincisi kent yaşamı/ekonomik yaşam cenderesine sıkışmış bir biçimde nefes almaya çalışarak yaşamak ve önsel olarak bu mücadelede devrimci olmak zorundayken ikincisi hala kendisine ait olduğuna inandığı bir yörede atları, koyunları ve develeri içinde bağımsızlık ve toplumsallık alanlarını antik denebilecek bir tarzda kavramaya devam edecek, uzaktan uzağa farkına vardığı modern sonrası çağın yaşam tarzına ait sembollere ve ritüellere karşı belki de içgüdüsel bir tepki içinde olacak ve önsel olarak muhafazakar bir duruşa sahip olacaktır.
   Buraya kadar herşey iyi hoş... ancak günümüzde toplumsal-ekonomik çözümlemeler yapma durumunda olan herkesin hiçbir şeyin artık bundan bir asır önceki gibi olmadığını da hesaba katması gerekir. Ülkeler ve insan toplulukları kendisi için "gerekli" ekonomik alanlarını yaratmış, ulusal pazarlarının bütünselleştirilmesi ödevlerini "başarıyla" tamamlamış ve ekonomik sarmala bir şekilde dahil olmuşlardır. Ulus-devletler ölçeğinde çeperlenen bu ekonomiler üretimin yoğunlaşması ve buna bağlı olarak tüketimin katlanarak büyümesi karşısında ihtiyaca cevap vermemeye başlamış ve bölgesel yada ulusal-ekonomilerin birbirlerine eklenmesi zorunlu hale gelmiştir.
   Günümüzün kapitalist girişimcisi (en büyüğünden en küçüğüne kadar) önlerine stratejik hedef olarak iç pazarı koymakla yetinmemekte artık dış pazar hesapları da yapmaktadırlar. Ulusal-ekonomilerden bütünsel bir dünya ekonomisine geçiş, ulusal iç pazarların küresel dünya pazarına eklemlenmesi süreci küçük nüanslar dışında çoktan beridir tamamlanmış bulunmaktadır. Eski sömürgecilikle tamamlanan küresel ekonomik eklemlenme olgusu emperyalizm ve yeni-sömürgecilik süreçlerinden geçerek günümüzün uluslararası kapitalizmine doğru evrilmiştir. Çoktandır mal ihracının yerini sermaye ihracı almış, 19 ve 20. Yüzyıllarda görünen ulusal dev sanayi şirketleri yerlerini çok uluslu banka/finans şirketlerine, devasa bilişim yada hizmet amaçlı şirketlere bırakmıştır. Artık finans sektöründe dönen sermaye hacmi sanayi sektöründe dönen sermaye ile kıyaslanamayacak kadar büyük ve önemli hale gelmiştir. Sermayenin çok uluslulaşması süreci artan bir ivmeyle günümüzde de devam etmektedir.
   Modern sonrası çağın en karakteristik sosyo-ekonomik olgusu sermayenin çok uluslulaşmasıdır. Bu sayede çok uluslu şirketlerin çıkarları ulusal devletlerin çıkarları ile giderek farklılaşmaya hatta giderek çatışmaya başlamıştır. (Bu konuda sayısız örnek vermek mümkündür.) Bir tahakküm mekanizması olarak "devlet"in bütünsel ekonomik alan ile çok sıkı bağları olmasına karşın içgüdüsel olarak kendini her şeyin üstüne koyan ve savunan bir karaktere sahiptir. Hal böyle olunca çok uluslu sermayenin (ulusal devletin) kendi strateji ve çıkarları ile örtüşmeyen girişimleri karşısında kendini yeni baştan tahkim etme ihtiyacı duymaktadır. Herşeyi "ekonomik altyapının" belirlediğini savunan kimi görüşler bir üstyapı kurumu olarak gördükleri ulusal-devlet ile çok uluslu sermaye arasında zaman zaman arş-u-alaya kadar çıkan bu gerilimi anlamakta zorluk çekebilirler.
Bu konuda hazır yeri gelmişken güncel bir örnek verelim; Türk devletinin Avrupa Birliğine giriş konusunda ayak diremesi ile irili ufaklı kapitalist sınıfların bu topluluğa giriş konusunda tam tersi bir o kadar istekli olması arasındaki çelişkiyi hatırlayalım. Dahası AB'ye girmek için önşart haline gelen Kıbrıs'ta taviz ve anlaşma hususuna kapitalist sınıflar çoktan razı iken devletin bunu tartışmaya bile yanaşmaması ve hükümete çeşitli vesilelerle iktidarının sınırlarını sık sık hatırlatması bu hususta güncel ve de güzel bir örnektir.
   Neticede bir tahakküm mekanizması olan devlet ne tahakkümün tek biçimidir ne de tahakkümün devletten başka ve gündelik yaşamda devletten daha sık karşımıza çıkan bir biçimi olan ekonominin üstyapıdaki basit bir yansımasıdır. Ekonominin de tıpkı devlet gibi kendine ait yasaları ve karakteri vardır. Tahakküm yaşamın tüm alanlarında (ekonomik, sosyal, kültürel, hukuksal, etik vb.) etkinliklerini sürdürerek kendini yeniden üretir. Ancak bu alanların tamamıyla devlet tarafından belirlenip biçimlendirildiğini söyleyebilmek mümkün değildir. Her alanın kendine özgü bir iç dinamiği bulunmaktadır ve gerek devlet ile gerekse öteki alanlarla ilişki/etkileşim içinde bulundukları halde bağımsız birer alan olarak varoldukları aşikardır. Böyle bakınca çok uluslu sermaye ile ulusal-devlet arasındaki gerilimi daha rahat anlamak mümkün olacaktır. Buradan hareketle dünyanın gelecekte nelere gebe olabileceği konusunda üç aşağı beş yukarı tahminlerde bulunmak sanırım ahkam kesmek olarak değerlendirilemez.

   Güncel etkenler ve gelecekteki ihtimaller
   Buraya kadar anlattıklarımızın ışığında dünyanın bugünkü durumuna şöyle bir göz atalım ve orada neler gördüğümüzü yeniden gözden geçirelim:
Soğuk savaş bitmiş, Sovyetler Birliği öncülüğündeki sosyalist sistem dağılmış ABD tek süper güç olarak rakipsizliğini ilan etmiştir.
   11 Eylül saldırısı ile birlikte tüm dünya, daha önceden Yeni Dünya Düzeni diye formüle edilen (ABD'nin yeni savunma konsepti adını verdiği) Amerikan stratejilerinin etkilerine her zamankinden daha fazla maruz kalmaya başlamış bu yolda 11 Eylül adeta bir milat addedilmeye başlanmıştır. Bu konsepte dayanan ve 11 Eylül' ün getirdiği içerdeki milliyetçilik rüzgarını da arkasına alan ABD dünyaya bir çeki düzen verme işine soyunmuş ve şer ekseni dediği ülkelere (ki bunlar genellikle önemli petrol ve enerji rezervlerine sahiptirler) açık savaş manevralarına girişmiştir. Yine bu dalga ve Afganistan bahanesi ile daha önce denetiminde olmayan Orta Asya'ya konuşlanmıştır.
   ·Politik ve askeri olarak ABD'nin gölgesinde kalan Avrupa kendi içinde bütünleşme stratejisine her zamankinden daha fazla önem vermeye başlamış ekonomik ve politik arenada ABD'ye ciddi bir rakip olmak arzusunu ortaya koymağa başlamıştır.
   1979 İran İslam Devrimi ile yükselişe geçen İslami hareket İran'da iktidarda geçen 20 yıldan sonra ivme kaybetmesine rağmen Ortadoğu ve Asya ve Afrika'da kapitalist batılı sistem karşısında ciddi bir "alternatif" olmaya devam etmektedir.
   İçinde anarşistlerin de yeraldığı (çoğulcu) anti-kapitalist hareket ivmesini son günlerde nispeten kaybetmekle birlikte hala kapitalizm için bir tehdit olmaya devam etmektedir.
Çok uluslu sermaye IMF ve Dünya Bankası gibi devasa finans kuruluşları ile üçüncü dünya diye anılan yoksul ülkelerin kaynaklarının yönetimini üstlenmekte ve onları ebediyen borçlandırarak yeni tür bir tahakküm tarzını örneklemektedir.
   Bu saptamalardan yola çıkarak bazı projeksiyonlar yapmaya çalışalım. Önceki paragrafta söz konusu edilen ulus-devlet çok uluslu sermaye çatışmasına tekrar dönecek olursak bu çatışmanın konjonktürel bir çatışma olmadığı zaten aşikardır. Modern sonrası çağın karakteristik unsuru olan çok uluslu sermaye eninde sonunda ulusal devletlerle kozunu paylaşmak istese de önemli olan sürecin kimden yana işleyeceğidir. Tarihi ilk baştan yeniden okuyacak olursak ekonominin doğuşundan bu yana insan yaşamına ait sosyal ve ekonomik örgütlenmelerin adeta geometrik olarak sürekli büyüdüğünü geliştiğini birbirini etkilediğini kimi zaman içiçe geçtiğini kimi zamansa birbirine eklemlendiğini görürüz. Sonuçta yukarıda da söz ettiğimiz gibi sosyo-ekonomik planda insan topluluklarının kabilelerden uluslaşmaya, köyden kasabaya, kentten metropole hatta megapole doğru bir hacimsel büyümeye maruz kaldığı tarihsel bir süreç yaşanmıştır. Böylesi bir "gelişmenin" dünyada iletişim araçlarının böylesine gelişmiş olmasını ve iktidarı neredeyse kontrol etmesini de hesaba katarak nasıl bir sonuca varmak mümkün? Kaldı ki günümüzde medyada küresellik karşıtı hareket olarak tanımlanan, Anarşistlerin de içinde aktif olarak yeraldığı çoğulcu anti-kapitalist harekette ifadesini bulan uluslararası anti-kapitalist dayanışma, benzer koşullar altında tahakküm ve sömürüye maruz kalan farklı coğrafyadaki insan kütlelerinin bir tür moral ve ruhi şekillenme birliği olarak da sayılamaz mı? Üstelik günümüzde iletişim kanalları (genelde tahakküm lehine kullanılıyor olmasını teslim etmekle birlikte) aracılığıyla dünyanın herhangi bir noktasında olan bir şeyi anında haberalmanın mümkün olması aynı zamanda toplumsal duyarlılıkların yada tepkilerin yerel ölçeklerden çıkarak daha makro ölçeklere taşınmasına hizmet etmiyor mu?
   Çok uluslu sermayenin yakın bir gelecekte olmasa bile günün birinde ulusal-devlet ile hesaplaşma saati gelecektir demiştik. Bu elbette ki ulusal devletin alternatifinin çok uluslu sermayenin olmasından değil tersine ilkin modern çağda boygösterdikten sonra modern sonrası çağa doğru evrilen karakteristik merkezi endüstriyel sistemin ihtiyaç duyduğu küresel dünya devletinin teşkil edilmesi ile olacaktır. Günümüzde Avrupalı ulusal-devletlerin bütünleşme ve devasa bir Avrupa Birleşik Devletleri yaratma arzusunu salt ekonomik gerekçelere bağlamak saflık olur. Bu aynı zamanda enazından ekonomik dolayımlarla küresel ölçekte politik bir iktidara sahip olma yeni kıtadaki rakibi ABD ile rekabet edebilme arzusuna işaret eder. Üstelik ABD modern sonrası çağdaki bu gelişmenin çoktan farkında olduğu için tüm strateji ve konseptlerini geleceğin tek küresel devleti olmak üzerine kurmuş bulunmaktadır. Bu bağlamda ABD'nin ideologu F. Fukuyama'nın söyledikleri oldukça kayda değerdir.

   Küreselleşen dünyada devrim bir ihtimal mi?
   K. Marks 'ın komünizmi aslında tek bir dünya devletine ulaşmak düşüncesi idi. Marks herkesten yeteneğine göre herkese ihtiyacı oranında olarak formüle ettiği komünizmin ikinci aşamasını aslında yeniden tanımlanmış tek bir "komünist dünya devleti olarak düşünüyordu. Stalin bu ideale oldukça inanmış ve onu hayata geçirmek Sovyetler Birliğini tek dünya devleti yapmak için elinden geleni ardına koymamıştır. (Bkz. J.V. Stalin; Leninizmin Sorunları) Troçki ise muhalif pozisyona düşünce gençliğinde Alman Marksist'i Parvus'tan etkilenerek savunduğu Sürekli Devrimi yeniden hatırlamış ve proletaryanın tek bir ülkede başarılı olmasının imkansız olduğu söyleyerek kıtasal devrim ha-yal etmiştir. Anarşist düşüncede ise herhangi bir iktidar perspektifi yeralmadığı için toplumsal devrim daha çok bir dünya devrimi olarak kavranmıştır. 19. Yüzyıl sonu yada 20. Yüzyıl başındaki Anarşistlerin başını çektiği tüm devrimci hareketlerde devrimin uluslararası niteliğine sürekli vurgu yapılmış ve enternasyonal coşku hep yüksek tutulmuştur. Bu sadece enternasyonal bir ruh olmak dışında teorik ve perspektif olarak da Anarşist düşüncede hep yeralagelmiştir. Konuyla ilgili Bakunin'in düşünceleri hala tazeliğini korurken özellikle saptamalarının dünya devrimci pratiğince büyük bir isabetle doğrulanmış olması ayrı bir husustur. 1866 yılında kaleme aldığı "Devrimci El kitabı" adlı broşüründe bir kahin gibi adeta olacakları çok önceden haber veriyordu.
   "Tüm ulusların özgürlüğü bölünmez olduğu için, ulusal devrimlerin uluslararası devrimlere olanak vermesi bizim derin inancımızdır. Tıpkı Avrupa ve dünya gericiliğinin bütünleştiği gibi, artık yalıtılmış devrimler de olmamalıdır, tersine devrimler evrensel ve dünya çapında olmalıdır. Bu yüzden, artık tüm özel çıkarlar, kibirlilikler, iddialar kıskançlıklar ve ulusların aralarındaki ve içlerindeki düşmanlıklar, her ulusun özgürlüğünü ve bağımsızlığını hepsinin dayanışmasıyla güvenceye alabilecek tek güç olan devrimin bütünleşmiş, ortak ve evrensel çıkarlarına dönüştürülmelidir. Ayrıca, muazzam bütçelere, düzenli ordulara, korkunç bir bürokrasiye dayanan ve modern merkezi devletlerin tüm devlet aygıtlarıyla donanmış olan kralların, din adamlarının, soylular sınıfının ve burjuvazinin komplolarının ve dünya karşıdevriminin kutsal ittifakının büyük bir gücü teşkil ettiğine inanıyoruz; bu ürkütücü gerici koalisyon, gerçek anlamda, yalnızca eşzamanlı devrimci ittifakın daha büyük olan gücü ve uygar dünyanın tüm halklarının eylemiyle yok edilebilir ve bu gericilik karşısında, tek halkın yalıtılmış devrimi asla başarı kazanamayacaktır. Böyle bir devrim aptallık olur, yalıtılmış bir ülke için tam bir felaket ve sonuç olarak tüm diğer uluslara karşı işlenen bir suç anlamına gelecektir."
(Bakunin; Sam Dolgoff, Kaos Yayınları, Kasım 1998)

   Günümüzde devrim, (hatta bazı Anarşistler dahil) birçokları için kafdağının ardındaki bir ütopyadır. Oysa devrim insan iradesinden bağımsız bir dinamik olarak ortaya çıkar. Ona dair bazı öngörülerde bulunulabilse bile önceden bir kestirim yapmak o kadar da kolay değildir. Devrim her yerde heran kapıyı çalabilir. Önemli olan bu tarihsel anda ona hazırlıklı olmaktır. Anarşizmin trajedisi de burada başlar. Anarşistler devrime daima hazırlıksız yakalanmak durumunda kalmışlardır. Çünkü devrim bir toplumsal altüst oluş biçimi olarak devrimcilere iktidarı ele geçirme ve yeniden düzeni sağlama imkanı sunar. Sonuçta her devrimci kabarma geçici olduğu için toplumsal düzen eninde sonunda geri dönecektir. Anarşistler bu pozisyonda iktidara ve toplumsal düzenin yeniden tesisine talip olmadıkları için hazırlıksız yakalanmak zorunda kalırlar. Çünkü onların istediği "kötü yöneticilerin" "iyileri" ile değiştirilmesi yada toplumsal düzenin yeniden tesisi değildir. Onlar bundan daha fazlasını, toplumun kendi kendisini yöneticiler olmadan yönetmesini ordu, polis, cezaevleri, parlamento, mahkemeler, kanunlar vb. olmadan insanların barış içinde, özgürlük ve eşitlik içinde yaşamasını isterler. Bu ise imkansızdır. İmkansızın gerçekleşmesi için ancak ve ancak toplumu oluşturan bireylerin özgürlükçü, tahakküm karşıtı bir ahlaka sahip olmaları ve ekonomik sarmalın dışında bir hayatın mümkün olduğuna inanmaları ve buna uygun olarak önceden organize olmuş olmaları gerekmektedir. Olayın bu tarafından bakınca devrimin kafdağının ardında olduğu fikri doğal olarak oldukça makul bir düşünce olarak görünüyor. Ancak tahakküme karşı olan birinin kendi varlığını ifade edebilmesi yada tahakküm karşısında kendi duruşunu ortaya koyabilmesi için başkaca makul ve mantıklı bir imkanı da yok gibi... Bunun dışındaki diğer bazı reel çözümlere kapılmak sadece sisteme başka bir düzlemde eklenmeye neden olacaktır ki tarihte bunun örneklerini çok gördük.
   Sezar'ın hakkını Sezar'a teslim ettikten sonra dünya devrimine geri dönelim. Yukarıda söz ettiğimiz çok uluslu sermayenin gelecekte çok uluslu tek bir küresel dünya devleti ile örtüşebileceği ihtimali sürece bakılınca aslında ihtimalden daha fazla şeyler ihtiva etmektedir. Böylesi bir durumda uluslarası çoğulcu anti-kapitalist hareketi geleceğin devrimci hareketinin günümüzdeki nüvesi olarak kabul etmek pek de abartılı olmaz. Ve o zaman Bakunin'in yürekten inandığı dünya devriminin en azından maddi koşulları oluşmuş olacak belki de dünya devrimi bir ütopya olmaktan çıkıp somut bir görev, olası bir gelecek haline dönüşecektir.


(kara mecmu-A'nın 8. sayısında yayınlanmıştır)


Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »