< mülksüz şiirler, makaleler, aforizmalar, denemeler - Blogcu




Montreal'de bir akşam yemeği


MONTREAL’DE BİR AKŞAM YEMEĞİ

Mösyö Butter bağırıyordu “Clara, çabuk buraya gelin lütfen!” Clara’nın ise hiç acelesi yoktu. Elindeki elektrikli süpürgeyi halıya bastırarak süpürme işine devam ediyordu. Aslında bu her zaman uyguladığı taktiklerden biriydi. Mösyö Butter onu çağırdığında ya her zamanki saçma isteklerinden birini dile getirecekti ya da bir şeyi bahane ederek kalçalarını çimdiklemeye çalışacaktı. Aslında bu işten de bu ilişkiden de çoktan sıkılmıştı Madam Clara, eğer oğlu Miguel’in Ottawa’da Üniversitesi’ndeki ekonomi öğrenimi olmasa bu çılgın ihtiyarın ağız kokusunu hiç mi hiç çekmezdi. Ama gel gör ki buradan aldığı haftalık 300 kanada doları sadece Miguel’in okul masraflarına bir nebze olsun katkı sağlıyordu o kadar (zaten onu sadece aldığı burslarla okutmak neredeyse imkansızdı) ve bu koşullar altında bu geliri bırakmaya niyeti de yoktu. En iyisi orta bir yol bulmak ve sabretmekti. Neydi o orta yol? Mesela Mösyö Butter’ı duymamış gibi yapmak, onun kendisini çağıracağını hissettiği zaman hemen arka odalara kaçmak ya da bahçeye bir şey almaya çıkmak vb... Mösyö Butter, Clara’nın bu taktiklerini henüz tam olarak çözmüş olmasa da bir şeyler hissettiği aşikardı...ne var ki bu hissiyat henüz ne somut bir fikre dönüşmüştü nede ne elinde konu ile ilgili bir delil vardı...onun Clara’nın bu tür davranışlarına tepkisi daha çok sezgiseldi ve onun ortadan kaybolması sadece onu çıldırtıyordu hepsi bu...

..................................

 

Mösyö Butter eski bir Polonya yahudisi idi, ikinci dünya savaşı sırasında Doğu Polonya’da Krakow  yakınlarındaki bir toplama kampından müttefik güçlerce kurtarılan demeyelim, (çünkü bu kurtarma hikayeleri hep biraz abartı ya da politik propaganda izleri taşımıştır) eline sağ olarak geçebilen birkaç yahudiden biriydi ve seksen beş yıllık hayatının bu en kötü döneminin izlerini hala taşımaya devam ediyordu. Uzun boylu yaşına göre oldukça dik duruşlu, geniş denilebilecek omuzlara sahip, sportmen bir görünümlü, açık tenli ve avurtları hafif çökük biriydi. Aslında oldukça kibar ve yardımsever bir insan olan Mösyö Butter karakter olarak çok cömert olmasa da insanlara iyilik etmekten zevk almayı da bilebilen biriydi. Kutsal cumartesileri sinagogdan çıkışta dilencilere para vermeden geçmezse de bunu daha çok mecburiyetten yaptığına emin olabilirsiniz ve dilencilere para vermektense parasal karşılığı olmayan bir şey için birilerine seve seve yardımcı olmaya hazırdı. Mesela yine kapı komşusu Nitu’nun bahçe çitlerini yapmasına yardımcı olduğunu ve geçen noelden sonraki o soğuk ve karlı günlerde bile nasıl çalıştığını herkes bilir. Mösyö Butter’ın çevresine genelde sorun çıkarttığı hemen hiç duyulmamıştır. Bu yüzden sevilen biridir. Ancak onun kibarlığının özellikle genç ve güzel kadınlara karşı daha yoğun bir kıvamda olduğunun da altını çizmek gerekir. Tüm bu genel olumlu tabloya rağmen Mösyö Butter’ın zaman zaman hiç umulmadık anlarda umulmadık davranışlar gösterdiği ve çevresindekileri hayrete düşürdüğü de hafızalardadır. 

 

Mesela sizinle güzel güzel konuşurken birden bire sinirleniverir ve keskin birkaç sözle sizi kırabilir....ki nerede hata yaptığınızı yada neden gücendiği bir türlü anlayamayabilirsiniz. Bu tür küçük olaylar Mösyö Butter’ın gizemi olarak bilinmezliğini korur gider...Yine o hiç beklemediğiniz bir gün yanınıza gelip sanki hiçbir şey olmamış gibi sıcak bir tavırla halinizi hatırınızı sorabilir ve bir şeyler anlatmaya başlayabilir...Hatta onun bu içten tavrı karşısında hata yapanın kendiniz olduğunu düşünerek böylesi içten bir ihtiyara kaç zamandır soğuk ve uzak durma gafletinde bulunduğunuz için kendinizi için için suçlayabilirsiniz. Yine de bu iyi ilişkilerin yeniden tesisi bilinmeyen bir tarihte bilinmeyen bir nedenle Mösyö Butter’in sizi yeniden paylamayacağının garantisini hiç vermez.

............................................

 

Madam Butter Mösyö Butter’ın altmış yıllık hayat arkadaşı. Savaş sonrası yıllarında kocasına büyük destek olmuş...onun yeniden hayata bağlanmasında kuşkusuz en büyük paya sahipti ve  Kanada’ya göç kararı aldığında da kocasına hiç itiraz etmemişti, hatta Montreal’a yerleştikten sonraki dönemde Mösyö Butter’ın ufak tefek kaçamaklarına da göz yummuştu (tabii mutluluğu için)... Ama geçen yılların yıpratıcı etkisine kadın olmasına karşın Mösyö Butter kadar karşı duramamış Madam Butter ve dönüşü olmayan bir hastalığa (Alzheimere) yakalanmıştı. Yani o narin beyni çoktan emekliye ayrılmıştı.

Bu yüzden nicedir olan bitenin farkında değildi ve hafızası yeni algılara artık tamamen kapalıydı. İşte bu ahval ve şerait içindeki Madam Butter kocasının hizmetçi Clara’ya yaptığı sarkıntılıkları da fark edecek durumda değildi. O artık kendi dünyasında yaşıyordu ve onun için yalnızca geçmişten hafızasında kalan bazı kırıntılar vardı. O kırıntıların içinden bazen öyle akla uygun kurgular yapar ki konunun aslını bilseniz dahi önce inanacağınız gelir şaşırırdınız...ardından durumu kavrayıp da toparlanınca basıverirdiniz kahkahayı...Her şeye rağmen şunu önemle bir kere daha belirtmeliyim ki Mösyö Butter aslında öyle tehlikeli biri filan da değildi...yaşına göre cinsel içgüdüleri biraz genç kalmıştı hepsi bu.   Yoksa onu kontrol altında tutmak pekala mümkündü.Bir keresinde göçmen bürosundaki işimden eve dönüşte, Polonyalı göçmenlerle ilgili bir iki soru sormak amacıyla evine uğramıştım. İşte o zaman onun ilerlemiş yaşından beklenmeyecek biçimde etrafımda nasıl dönenip durduğunu  bana nasıl iltifatlar yağdırdığını gördüm. Hele anlattığı fıkralar neredeyse başımı döndürecekti, öyle ki orada kaldığım zamanı farkında olmadan uzattığımı ve eve geç kalmak bahasına Mösyö Butter’dan kopamadığımı  epeyce bir sonra farkettim. Son zamanlarda kocam ile iyiden iyiye kötüye gitmeye başlayan ilişkimin gerginliği bir yandan, göçmen bürosundaki işimin yoğunluğu bir yandan, bu yeni ülkeye uyum sağlamaya çalışan oğlumuz Ahmet Can’ın son dönemlerde çıkarmaya başladığı ekstra sorunların yükü ise bir başka yandan beni öylesine germiş olmalı ki bu ihtiyar çapkının komplimanları bana adeta ilaç gibi gelmişti. Bu yüzden hafta sonuna planladığı toplu akşam yemeği için yaptığı daveti fazla düşünmeden kabul ettim, zaten yemekte Yunanlı Kostas, İranlı Amir, Rumen Nitu, Polonyalı Danuta ve tanımadığım birkaç kişi daha olacaktı bu bakımdan teklifi kabul etmemek için herhangi neden görmedim. Tam hazırlanıp artık çıkıyordum ki birden korkunç bir çığlıkla ürperdim. Bir kadın sesi “imdat yetişin!” diye bağırıyordu. İlk şaşkınlığı atlattıktan sonra bu sesin içerde oturan Madam Butter’e ait olduğunu anladık. Hemen yanına gittik. Madam Butter çok korkmuş bir durumdaydı ve “evde yabancı biri var ve bana tecavüz edecek” diyerek tir tir titriyordu. Ona tüm metanetimi takınarak; kimmiş o yabancı Madam Butter diye sordum. Sol işaret parmağı ile (Madam Butter solaktı) kocasını göstererek “işte ona benziyordu dedi”...Durum anlaşılmıştı, Madam Butter içeri çay bardaklarını bırakmak için giden kocasını tanımamış ve onun kendisine tecavüz etmek için gelen bir yabancı olduğu fikrine kapılarak yine hepimizin yüreğini ağzına getirmişti. Ne gariptir ki benimle birlikte yanına koşan Mösyö Butter’ın onun kocası olduğunu unutması bir yana  onun az evvel mutfaktan çıkan adam olduğunu da unutuvermiş ancak o hastalıklı beyninden uçmakta olan son hafıza kırıntısının etkisiyle sadece az önceki adamın ona benzediğini söyleyebilmişti. Gülmemek için kendimi zor tutarak onu olanca çabamla sakinleştirmeye çalıştım ve izin isteyerek oradan ayrıldım.

...................................................

               

Eve geldiğimde kocam Tuğrul oldukça asabi bir portre çiziyordu. Çiziyordu diyorum çünkü onun gerçekten ne zaman sinirlendiğini yada sinirlenmiş gibi yaptığını on yıllık evliliğimize karşın henüz tam olarak anlayabildiğimi söyleyemem. Oyunculuk konusundaki yeteneğini teslim etmek gerekirdi. Hayata bir oyun olarak baktığı için hayatın her hangi bir durumunda o ana uygun bir tuluat yorumu geliştirme yeteneği vardı. Aşka dair söylediği en mahrem sözleri bile adeta teatral bir havada söylemesi, onun alemeti farikasıdır diyebilirim. Yani bu şuna benziyordu; yatakta sevişmenin en  heyecanlı anında partnerinizin “size pardon canım üzgünüm ama çişim geldi” demesi absürdlüğüne... İşte benim kocam böyle biriydi: hiç umulmadık bir anda bana olmadık bir incelik yapabilir (mesela hiç alakasız bir günde elinde kırmızı güllerle iş çıkışına beni karşılamaya gelebilir) ve beni mum ışığında baş başa bir akşam yemeğine davet edebilirdi. İşte  böylesi anlarda ona ne denli kızgın ve kırgın olsam da adeta tüm direncimi yitirir, dahası aslında ona bazen haksızlık yaparak kötü davrandığımı düşünmeye başlar ve kendimi suçlardım. Tabii bu o gecenin her bakımdan mükemmel geçtiği yada geçeceği anlamına gelmezdi. Çünkü ne yapar yapar o romantik atmosferin arasında bir şekilde beni germeyi yada keyfimi kaçırmayı becerirdi. Mesela ben ona tatlı tatlı bir şeyler anlatırken o konuyla hiç alakasız bir ayrıntıya takılarak o konu  üzerine pornografik espriler üretmeye başlar ardından da katıla katıla gülerek o güzel anları bıçakla kesilmiş gibi  bitirerek bir çuval inciri berbat ederdi.

............................................

               

Bugün günlerden cumartesi, akşama Mösyö Butter’e yemeğe davetliyiz. Umarım yemeğe Tuğrul da gelir. Umarım diyorum çünkü onun sağı solu belli olmaz. Kanada’ya göçelim diye tutturan kendisiydi ben de onun eninde sonunda iç huzurunu bu ülkede bulabileceği düşüncesiyle bu fikre karşı çıkmadım. Ama geçen iki buçuk yıl gösterdi ki onun iç huzurunu bulabileceği bir ülke bir coğrafya henüz keşfedilmiş değil. Ve bunca özverime karşın yine de ona göre yolunda gitmeyen her şeyden yalnızca ben sorumluyum ve her şey benim hatam. Neyse sözün kısası “arkadaşlarımla buluşup bira içmeye gideceğiz” gibi çok sıradan bir bahane bulup her an yan çizebilir bu yemek işinden....amannn.....gelmezse gelmez.....umurumda değil...sonra en samimi kız arkadaşım Mehtap ve İranlı sevgilisi Amir var, Yunanlı Kostas henüz genç olmasına karşın dünya tatlısı bir çocuk , sonra fransızca kursunda tanıştığımız Danuta var o da akıllı bir hatun esprileri de çok özel...sonra Mösyö Nitu yirmi yıldır Kanada’da yaşayan ama o Romanya’ya has halis köylü mizacını hiç yitirmeyen dost canlısı bir adam, yani tam bir kaynak...yine göçmen bürosundan tanıştığımız hukuk danışmanımız olup çok hoşsohbet bir kadın olan Margaret var ki aslen İrlandalıdır...Tabii bu kalabalık sofra efradına kendimi ve Mösyö Butter’ı da ilave edersek takım tam bir uluslar arası karmaya benzeyecek yani .

................................................

 

Montreal’e geldiğimden beri, yaşadığım kültür şoklarının yadırgadığım düzenlemelerin haddi hesabı yok. Ama nerdeyse iki buçuk yıldan sonra Türkiye’ye ilk gidişimde şunu gördüm ki ben başlangıçta bana şaşırtıcı gelen bu garipliklere bayağı alışmışım. Zira Türkiye’de daha önce bana çok doğal görünen şeyler şimdi tam tersine bana garip hatta yadırgatıcı gelmeye başladı.

Kanada’nın bir göçmenler ülkesi olduğunu zaten biliyordum ama bu akşamki yemekte bu kadar farklı ülkelerden ve etnik kültürlerden çıkagelen insanların Mösyö Butter’ın sofrasında bir araya gelmesine dışarıdan biraz yabancı bir gözle bakınca, doğrusu kendimi tuhaf hissetmedim desem yalan olur. Yani bu farklı kültürlerin buluşması ve insani alış verişler içine girmesi bir yandan hem hoş bir duygu hem de insan arada “acaba geldiğimiz yerin kültürünü ve köklerimizi böyle böyle mi yitiriyoruz” diye düşünmekten de kendini alamıyor...

Neyse önce Ahmet Can’ı “kid house” a bırakmalıyım, ardından da kuaföre gitmeliyim, akşam yemeği için saçlarımı bir düzene sokmam gerekiyor, insanların içine bu cadı gibi saçlarla çıkamam doğrusu...sonrada eve gelip üzerime ne giyeceğime karar veririm...ki işin en zor kısmı da bu...

 

(imlAsız dergisinde yayınlandı ama hangi sayısında olduğunu ben de unuttum) ;)

ben yaratıcıyım!.



Ey Okur!

 

Eğer bu yayın organını satın almış ya da eline geçirmişsen, sayfalarını karıştırırken bu satırlara gözünün takılma ihtimali var demektir. İşte o ihtimal gerçekleşir de, bu yazıyı okumaya başlarsan, bu satırlarının yazarının sana söyleyecek sözleri olduğunu ama bu sözlerin sende de varolan benzer kaygıların bir ifadesi olmaktan ve bir yayın organında derli toplu ifade edilip basılmış olmaktan başka bir değer taşımadığını göreceksin. Bunu peşinen bil ve öyle oku bu yazıyı.

 

Çünkü bu, satırların yazarı  ben yaratıcıyım demekten korkmuyor. Yaratıcılığın ne kimsenin önüne dikilen bir engel olabileceğini ne de birilerini rahatsız edebileceğini düşünmek istemiyor. Çünkü o, yaratıcılığın kimsenin tekelinde olmadığını, bilim adamı, aydın, sanatçı, şair, vs. bir kimliğe sahip olmasa da yaratıcı olabileceğini biliyor. Çünkü o, "ben yaratıcıyım" demenin ben şahaneyim demekle aynı şey olmadığını, tersine kendi yaratıcılığına olan özgüveni ifade ettiğini ve bunun  "ben yaratıcıyım, çünkü sen de yaratıcısın" anlamına geldiğini düşünüyor. Kendindeki yaratıcı enerjiyi hisseden her insanın bir süre sonra ya "made in yaratıcı" patenti alarak "toplumsal yaratıcılık" kurumlarınca onaylanmak (seçkinler katında yerini almak) ya da kendi yaratıcı potansiyelini inkar edip bu işi "erbablarına" bırakarak toplumsal işbölümü içinde kendisine layık görülen (memur, işçi, erkek, kadın, anne, esnaf, tacir, vs. gibi) "yaratıcı olmayan" kimliklerden birine razı olmak, seçimiyle karşı karşıya kalacağını, ama hiçbir zaman  bu ikisinden birini seçmek zorunda olmadığını, bu ikisinden birini seçmenin aslında aynı şeyi seçmek demek olduğunu düşünüyor. Çünkü diyor, kendi yaratıcılığından vazgeçmiş birinin bir başka yaratıcıya duyduğu hayranlığın ve ona verdiği değerin ne anlamı olabilir?  Bir yaratıcının yaratıcılığını iyi anlayabilmek için, onun yaratımını kendi içinde yeniden ortaya koyabilecek, başka yaratıcılara ihtiyaç vardır. Benim doğrularımı ve yaratıcılığımı ancak başka yaratıcılar anlayabilir, kullar değil. Kullar yaratıcıyı yüceltir ve alkışlarlar, ama onların değersiz yargıları ve anlamadan koparttıkları alkışları, yaratıcıya kıvanç değil tiksinti verebilir. Nietzsche’nin dediği gibi; "yoldaşlar ister yaratıcı ve hasat arkadaşları..."

 

Ben yaratıcıyım, çünkü: Binlerce yıldan beridir birilerinin; benim, senin, onun yaratıcılığını söndürmeye çalıştığını, biricik varoluş nedenimizi elimizden alıp bizleri kullaştırmaya çalıştığının farkındayım. Hep aynı oyun oynanıyor.

 

Önce benim yaratıcı çabalarım, faaliyetlerim görmezden geliniyor. Eğer bıkmaz da yaratmaya devam edersem, dudak büküp küçümsemeye başlıyorlar. Ben gerçekten kararlı isem ve buna da pabuç bırakmıyorsam bu kez doğrudan hücuma geçiyor ve yerden yere vuruyorlar beni. Tabii bu arada istemeden kaale almış oluyorlar. Dikkatler üstüme çekilmiş oluyor.Ben yine de yılmadan yaratmaya devam ediyorsam, üstüme yönelmiş dikkatleri etkileme şansım oluyor. Bu defa beni yıldıramayacaklarını anlamaya başlıyor ve geleneksel uysal-kul davranışları göstermediğimi fark ediyorlar. Bu durumda yapılacak tek bir şey kalıyor; bana sahip çıkıp beni aralarına almak ve çabucak ‘öteki’ kullardan  soyutlamak.

 

Çünkü böylesi bir konumda olmak ve aralarına kabul edilmemek en büyük tehlikedir onların geleceği için. Bana bakıp öteki kullar da kendilerini yaratıcı ‘sanmaya’ başlayabilirler. Düşünebiliyor musunuz?   Herkesin yaratıcı olduğu bir dünyada tanrıların ne önemi kalır? Çarçabuk bir törenle "made in yaratıcı" yaftası boynuma asılır, gözlerim kamaştırılmaya çalışılır. Artık boynumdaki yaftamla gerine gerine dolaşabilirim kullar dünyasında. Çünkü bu dünyanın tanrılarından biriyimdir ve hem benim yaratıcılığım hem de düzen kurtulmuştur. Yani ne şiş yanmıştır ne kebap. Ya sen, o, ötekiler ne olmuştur, ne olacaktır? Benimle onların dünyası ayrıdır artık ve eğer yanıma gelmek isterlerse aynı çileli yollardan geçmek zorundadırlar. Ve kendi yaratıcılıklarını kurtarmak istiyorlarsa, sistemi de kurtarmak zorundadırlar.

 

Ey okur!

 

"Ben yaratıcıyım"  diyen bu satırların yazarı, senin de aynı sözleri söylemeni istiyor. O bunu söylerken, asla "ben yaratıcıyım çünkü başkaları yaratıcı değil" demek istemiyor. O sadece kendindeki yaratıcı potansiyele sahip çıkıyor ve başkalarının yaratıcılıklarını yargılama hakkını kendinde görmüyor. Senin yaratıcı olman ve bunu ortaya koyman onu mutlu edecektir. "İşte kendini ve yaratıcılığı savunan bir yoldaş" diye düşünecektir. Bu yüzden onun yaratıcı olması da seni rahatsız etmesin. Şunu unutma ki, siz asla rakip değilsiniz. Yaratının tanıdığı tek rekabet duygusu, kişinin kendisiyle olan rekabetidir. Seni başkalarıyla yarıştırmak isteyenler daima olacaktır, ama sen bu tür kategorilendirmelere yüz verme. Sen kendini bilirsin, başkalarının  övgüleri de yergileri de hiçbir zaman tek başına ölçü değildir. Sen yarattın mı onun hazzını zaten duyacaksındır. Dostlarının eleştirilerini mutlaka dinle ama yine de doğru bildiğini yap. Çünkü ne yapman gerektiğini, asla başkası söyleyemez sana. Onu ancak sen bulursun.

 

Bu sana bir çağrıdır. Ey okur!

 

Kendindeki yaratıcılığa sahip çıkmak istiyorsan, seni yaratımdan yoksun bırakmak isteyenleri bir an bile unutma, onlarla mücadele et, uzlaşma. Senin yaratıcılığını onlara kabul ettirme kaygısı  gütme sakın. Onlar zaten kabul edeceklerdir. Eğer onlara bunu kabul ettirmeye çalışırsan, onların senin üstündeki "tanrı" konumunu kabul etmiş olursun. Ve bir gün boynuna "made in yaratıcı" yaftası asarak seni taltif etmeye kalktıklarında, onları reddetme cesaretini kendinde bulamayabilirsin. Bu yüzden tanrı olma, yaratıcı ol! Kul olma insan ol! İnsan ol ki, hayata tanrılar katından değil, ölümlüler arasından bak!  Seni besleyecek olan hayattır. Ve hayatın içinden al ki, hayata verebilesin yani yaratabilesin. Boynuna asmak isteyecekleri "made in yaratıcı" yaftasını yere fırlat! Fırlat ki onların boyunlarındaki yaftalar da sarsılsın, değersizleşsin! Yaftasız yaratıcı ol! Ki insanın ne kadar yaratıcı olabileceğini dost-düşman görsün.Unutma ki insan yaratımla bütünleştikçe, tanrılar değersizleşecek ama insanlar yücelecektir. Yaratımlarla örülmüş yaşamlar, estetiği"sanat" gibi sınırlı ve kapalı kutulardan çıkarıp hayatın tüm yüzeylerine yayacaktır.

 

Haydi öyleyse!

 

Yaratıcılığına sahip çık!

 

Yaşamını yaratıcı kıl, yaşamına sahip çık!

 

Seni bana, beni diğerine yabancılaştıracak olan rüşvetleri kabul etme!

 

Yaratıcılığını kurtar, sistemi kurtarma!

 


(Not: bu yazı çok önceleri "damar" adlı edebiyat dergisi için yazılmış olup orada yayınlanması uygun görülmemiş olup daha sonra "ateş hırsızı" ve "imlasız" dergilerinde  yayınlamıştır)

« Önceki :: Sonraki »