< mülksüz şiirler, makaleler, aforizmalar, denemeler - Blogcu




Evlilik üstüne kısaca


Evlilik o anda bulunulan, bir çifti çevreleyen toplumsal, ahlaki, ekonomik ve kişisel koşulların çözümü için medet umulan, toplumsal ahlaki onay mekanizmalarının harekete geçmesi ile çiftlere nefes alma şansı veren, buna bağlı olarak toplumsal ekonomik koşulların görece iyileştirilmesini sağlayan, sağlamasa da görece bu olanağı sunan, olası yalnızlık ve gelecekteki yaşlılık durumuna karşı güvenceler içeren bir kurumdur. Evliliğin çiftler arasında sevgi ile başlamış olması bu durumu hiç değiştirmez.

 

Evlilik bu somut hali ile toplumsal ahlak ve hukuk ile çok sıkı bağlar içerir. Evliliğin soyut bir tanımının yapılabilir olması evli çiftlerin ondan farklı beklentiler içinde olabileceği gerçeğini değiştirmez. Çok ideal gibi görünen ve uyumlu biçimde yürüyen evliliklerde bile evlilik kurumunun rolü ve çiftlerin birbirlerinden beklentileri özde farklı değildir. Peki teorik ve etik planda evlilik kurumunun bu kadar yerden yere vurulmasına rağmen hala bu kadar güçlü olması ve talep görmesini neyle açıklayabiliriz? Ki onun yanıtıda evliliğin toplumsal yaşam örgüsü içinde bir çok talebe pratik çözümler ürettiği, geçici de olsa bazı cevaplara sahip olduğu gerçeğidir. Bunu hem toplumsal ahlaki onay mekanizmalarının aykırı bireye karşı tehditkar konuşlanışının iktidarı ile hem de gündelik yaşamda toplumsal ahlaki ekonomik desteği arkasına alma hali, cinsel ve bireysel yalnızlığa kesin bir çözüm sunması, tüm desteklerin toplumsal yaşamın her alanında pozitif sonuçlar doğmasına yol açması hali ile de açıklayabiliriz.
Ancak tüm bunlar durumsal bir değerlendirme üzerinden yapıldığından yaşamın değişken ve akıcı ritmi içinde kalıcı olamazlar. Evlenen genç çiftler yaşamın önlerine çıkardıkları sorunlar, zorluklar karşısında değişmeye başlarlar ki birbirilerinden beklentileri de değişmeye başlar. Statik ve kalkerleşmiş bir yapı içeren evlilik kurumunun çiftlere beş yıl önce sunduğu çözümler beş yıl sonra çoktan çözüm olmaktan çıkmıştır artık. Çünkü o çifti oluşturan bireyler beş yıl önceki bireyler değildirler artık. Evliliğin sunduğu çözümleri şevkle kabul eden bireyler, yaşama bakışları ve yaşamdan beklentileri fazlasıyla değiştiği için ne birbirleri için ne de evliliğin beş yıl önce sunduğu çözümler için uygun insanlardır artık.
Tabii burada beş yıl bir örnek bu altı ayda da böyle olabilir on yılda da. Demek istediğim evlilik statik bir kurum olarak her zaman yaşamın gerisinde kalmaya mahkumdur, tıpkı yasalar gibi...

Evlilik bir sözleşmeye dayanan bir kurum olma durumu ile onu oluşturan tarafların insan olma hallerinden, birbirlerini sevme, birbirleriyle beraber yaşamayı, birbirleriyle cinsel ilişkide bulunma isteğine sahip olup olmadıklarıdan ziyade hak ve yükümlülükler açısından onları ele alarak nesneleştirir. Birlikte olmak istemediğiniz kocanızla salt kadınlık görevini yerine getirmek için yatakta beraber olursunuz. Yada başka kadınlar sizi çektiği halde ihanet etmemiş olmak için arzularınızı bastırırsınız, olmadı bastırmadınız diyelim bu kez kaçamak sevgilinizle yaşadıklarınızı herkesten gizleyerek aile düzeninizin bozulmasını engellemeye medeni hukukta "zina" fiilini içeren suçun faili suçlamasının da muhatabı olmaktan kaçınırsınız.

Bunların hiç biri olmadı desek sosyal statünüzü ve yada kariyer sahibi değilseniz geleceğinizi tehlikeye atmak istemezsiniz.

Tüm bunlarda haklı sebepler olsa bile neresinden bakarsak bakalım evlilik ikiyüzlü bir kurumdur.

Komünitaryanizm



Toplumun imkansızlığından bireyin imkansızlığına bir yanıt; Komünitaryanizm.

girizgah:

                 

Öncelikle bir toplumsal kurtuluş projesi olarak komünizmi ele almak ve bununla karşılaştırmalı olarak birey-toplum-cemaat komünitaryanizm kavramlarını açmak isterim.

 

Konuya bir giriş yapalım sonra arkası gelecektir.

 

Komünizmin problemi ortaklaşacı bir önyargıyı benimsemekle insanın bir yanına vurgu yapıyor olması, amentüsünu bunun üzerine kuruyor olmasıdır. Ortaklaşacılık, paylaşma ve dayanışma toplumsal yaşamın olmazsa olmazları, buraya kadar tamam ama insan bunlardan ibaret değil. Uygarlık ve toplumsal yaşam kendi karmaşıklığı içinde komünizmi kendi simülasyonuna dahil edebilen yeni tarzlar yeni iktidar biçimleri yaratabilir ve yaratmaktadır da. Sanırım burada günümüzde ve de geçmişte komünizm adına savunulan totaliter düşünceleri ve uygulamaları hatırlamak yeterli olsa gerek.

 

Bu bakımdan önyargımız özgürlük ise bunun biricik yolu hiyerarşiye karşı oluşturulabilecek bir tutum, bunu dışlayıp hiyerarşik kültürün toplumsal etkinlik içinde yeniden üretilmesini engelleyebilecek bir etik, yaşam tarzı/refleks inşa edebilmektir. Bugün buna en yakın duran tarzı an-arşi olarak adlandırıyoruz. Yarın belki odoculuk olarak adlandırılır yada binlerce farklı adlar altında yerel tarzlar ortaya konur.

 

Sonuçta anarşinin arşiye (iktidara) olma tutumu ödünsüz olmadıkça kurulacak her türlü toplumsal yaşam tarzı kendi içinde üreteceği iktidarlara hazırlıksız yakalanır...yada bizzat onu kendi etkinliği içinde bizzat doğurur.

Amentüsü özgürlük olan bir düşünce olaya buradan bakmak toplumsal dayanışmayı ve paylaşmayı da bu çerçeve üzerinden kurmak zorundadır diye düşüyorum.

 

Bu bakımdan özgürlük ve an-arşi (hiyerarşisizlik/efendisizlik) soyut söylemlere cila olmaktan öte hayatın içinde somut bir yere oturtulmak isteniyorsa bireyi merkeze koyarak toplumsallığı bunun kutsallığı üzerinden kurmalıdır. Bireyin insan teki olarak değil toplumsal içinde konuşlanmış insan unsuru olarak tasarlanması, ele alınması düşünsel yapılanma için gerekli ipuçlarını bize verebilir.

 

uygarlık:

 

 

İkinci bir noktada uygarlık ile tahakküm arasındaki nedensellik ilişkisidir. Uygarlık öncesi dönemde ilkel koşullarda ortaklaşa yaşam insan türünün devamı ve gönenci için büyük bir destekleyici etken iken çağımızın modern merkezi endüstriyel uygarlığında ortaklaşma adına bireyin özerkliğinin gözden kaçırılması gelinen noktada insanın türünün devamına ve geleceğine adeta engel teşkil eder duruma gelmiştir.

 

Komünizmde bireyin yerini sorgularken uygarlığın tahakkümle bağlantılarını, nedenselliğini es geçmek ayakları havada bir tartışmayı sürdürmek anlamına gelecektir.

 

Uygarlık öncesinde doğa ve diğer canlılar insan topluluklarına en büyük tehdidi oluşturup onu komünal (ortaklaşacı) biçimde varlığını sürdürmeye zorlarken. Uygar toplumsal yaşam bireyi ezerek özgürlüğün ve ekolojik açıdan sağlıklı bir yaşamın (dolayısıyla da insan neslinin devamının) en büyük tehdidi haline gelmiştir.

 

Uygarlığın tahakkümün kaynaklarından biri olduğunu ve eleştirel düşüncemizi genişleterek tahakkümü sorgulmaya ilişkin tavrımızı uygar hayat tarzımıza kadar genişletmemiz gerektiği açıktır. Ancak bu noktada günümüzün tekno endüstriyel uygarlığına  yapılacak bir reddiyeyi uygar olmanın kendisine kadar ilerletmeyi olsa olsa buradaki (insane aklı ve uygarlık arasındaki) temel açmazın üzerinden atlamak ve tartışma için gerekli sorumluluğu üstlenmek yerine bundan kaçarak bu sorumluluktan kaçmak anlamına gelir.

 

Uygarlık sonrası stratejileri tartışmadan önce insanın ve uygarlığın ne olduğunu tartışmak boynumuzun borcu olmalıdır. Nedir insan? Herhangi bir memeli türü mü? Akıllı bir hayvan mı? Konuya insan merkezli yaklaşmayacağız diye bu sorunun üstünden bu kadar kolayca atlayabilirmiyiz?

 

Bana gore uygarlık ve insan birbirinden ayrı olarak ele alınamayacak iki önemli olgudur. İnsan yarattığı uygarlık ile birlikte tahakkümün ve kendi köleliliğinin yaratılmasına yol açmış olsa da uygar olmaktan vazgeçemeyecek bir yaratıktır. Dahası insan uygar olmaya mahkum bir canlıdır. Onu uygarlıktan men ederseniz o bir şekilde uygarlığı yeniden yaratmanın yolunu mutlaka bulur. Sonuçta yarattığı uygarlık kendi özgürlüğünün de celladı olur. Bu bir paradoks olsa da bu soruyu sormaktan korkmamak gerekir? Uygar bir canlı olan insan kendi özgürlüğünün ve doğadan kopuşunun celladı olan uygarlığı  reddederek değil onu ancak aşarak özgür ve doğal bir hayatın yolunu açabilir, çözümünü üretebilir. Reddedilmesi gereken varolan tekno endüstriyel uygarlıktır. İnsanı insana ve doğaya yabancılaştıran bu uygarlığın dışında başka bir örnek bilmiyor olmamız olamayacağı anlamına gelmez. Bunu tahayyül etmekten kaçınmadıkça bunun olabilirliği konusunda daha fazla ipucu bulmak mümkün diye düşünüyorum. 

 

İşbölümü, kontrol, uzmanlaşma ve düzenin tahakkümün birer unsuru olduğu doğrudur. Peki buna karşı ne önerebiliriz? Kaos eğer düzene karşı gündeme geliyorsa bu kilidi açıcı geliştirici bir etken olarak iyidir, ama mutlak kaos da mutlak düzen kadar sıkıcı bıktırıcı bir şeydir... Uzmanlaşma ve işbölümü bizim daha karmaşık mekanizmaları tasarlamamızı kolaylaştırırken bizi yaptığımız işe yabancılaştırır, bilgiden soyutlar o takdirde uzmanlaşma ve işbölümünü bize dayatılan, bize biçilen bir rol olarak değil öz irademizle seçilen bir şey olarak tasarlamalıyız. Kontrol tahakkümün en etkin aracıdır üzerimizde kontrolün hükmüne izin vermek tahakkümü kabullenmek anlamına gelir ancak oto-kontrol yada öz-denetim denen bilinçli irademizle yapılan bir etkinlik bizim özgürlük bilinci (etiğimizin) bir ürünü olabilir.

 

Burada sorular çok kapsamlı ve cevapları hazır olmayan şeyler...ama biz düşünmekten korkmadan bu paradoksun içine dalmalıyız başka çaresi yok. Uygarlığın reddi ancak özgürlüğü temel alan aşkın bir uygarlıkla yapılabilir ilkellik bir çözüm olamaz. Söz konusu insan doğası ise uygarlığın insan doğasını da değiştirdiğini kabul etmek ve uygarlık öncesi insanı temel alarak günümüze ait bir çözüm üretme çabasının ayakları havada kalacağı açıktır. Bu bakımdan uygarlık karşıtı perspektifimiz yine başka bir uygar bir projeye yaslanmak durumundadır.

 

Benim önerim bu açmazı öncelikle felsefi temelde çözerek ufkumuzu açmak ondan sonra pratik olabilirliklere bakmaktır aksi takdirde soyut tartışmalar içinde yolumuzu kaybetme ihtimali çok yüksek...

 

 

toplum:

 

Toplumu diğer canlı topluluklarından ayıran nokta uygarlık üzerine inşa edilmiş (insan) bir yaşam biçimini ifade ediyor olmasıdır. Uygarlık öncesi insanda topluluk halinde yaşama bilinci olsa da buna toplumsal bilinç demek mümkün değil. Sürü deyince uygarlaşmamış ve uygarlaşma potansiyeli olmayan bir canlı topluluğunu anlıyoruz. Burada doğal yasalar egemendir ve sürünün üyeleri bu yasaları sorgulama durumunda değildirler. Topluma gelince uygar bir canlı olan insanın üzerinde yükseldiği uygarlıkla bağlantılı olarak kurduğu yaşam örgüsüdür. Burada toplumun üyeleri toplum tarafından kendilerine verilen rolü kabul etmekle birlikte bu rolü sorgulama hakkına ve potansiyeline sahiptirler. Yine bununla bağlantılı olarak toplumun bir referans etrafında toplanma şartına dair görüşlere  katılmak mümkün değil. Toplumun bir referans etrafında oluşmaktan çok uygarlığın ve iktidarın ihtiyaçlarına bağlı olarak ortaya çıktığını ancak kendi bekaası (devamlılığı) için toplumun üyelerinin moral desteğine ve onayına ihtiyaç duyduğunu bunu da ortak referans noktaları yaratarak, pompalayarak yaptığını insanlarını buna manüple ettiğini düşünüyorum.

 

Toplum (society-ing.) kavramı uygarlığa ve tahakküm toplumuna ait bir kavram iken cemaat, topluluk (community-ing.) uygarlıktan ve tahakkümden bağımsız olarak bireylerin aktif katılımı (birbirlerini seçebilmeleri anlamında) birey-toplum geriliminin asgari düzlemde yaşandığı iradi insan gruplarını ifade eder. Topluluk sürüden farklı olarak uygarlaşma potansiyeli taşıyan insanların öz iradeleri ile bir araya geldikleri ve meydana getirdikleri uygarlığa teslim olmamış bir toplumsallık biçimidir.

 

 

birey:

 

İnsan doğası itibarıyla paradoksal (tutarsız) bir varlıktır. Çünkü insan toplumsal ve ontolojik bir varlık olarak bireyliğini gerçekleştirme peşinde olduğu sürece bu paradokslara düşmekten hiç bir zaman kurtulamayacaktır. Toplumsal bir varlık olarak insan ötekilerine ihtiyaç duyarak yardımlaşma ve dayanışma edimlerinde bulunmak, bu biçimde soyunu sürdürmek, barınmak, beslenmek, geleceğini güvence altına almak gündelik hayatı paylaşmak zorundadır. Bu insanın toplumsal yanıdır. Ancak bu toplumsallık beraberinde bir örgütlenmeye gerek duyar. Ki her örgütlenmede olduğu gibi toplumsal örgütlenme de bazı kurallara ihtiyaç duyar. Bu kurallar toplumsal uygarlığın ulaştığı düzeyle doğru orantılı olarak daha kapsayıcı ve karmaşık hallere doğru evrilirler. Bu nokta ise insan tekinin ontolojik (varlıkbilimsel) trajedisinin başladığı yerdir. İlkel yaşamda varlığın devamı fiziki doğal koşullara karşı bir mücadeleye, dayanışma ve yardımlaşma etkinliklerine bağlı iken giderek uygarlaşan toplumsal yaşam çarkları içinde atomize olan insan teki bireyliğinin (ontolojik yalnızlığının) farkına varır. Bu bireyin özgürlük mücadelesinin başladığı andır. Toplum örgütlü bir insan kümesi olarak tek bir biçimde ele alınabilecek bir şey değildir. İsterseniz totaliter yada özgürlükçü bir bağlamda toplumu "insan sürüsü" olarak kavramlaştırabileceğiniz gibi yine aynı bağlamlarda söylem düzeyinde özgür bireylerin örgütlü yada örgütsüz birlikteliği olarak tanımlayabilirsiniz. Burada önemli olan bu tanımlamadan bireye ve topluma dair çıkaracağınız sonuçlardır.

 

toplumun imkansızlığı: 

 

Toplumun imkansızlığı hiyerarşik toplumsal örgütlenmeden önce ahlakın toplumu bitiştirip bütünleştirme ve düzenleme kaygısının başladığı yerde bu düzenlemelere, yönlendirmelere sığamayacak kadar dinamik ve egoist olan bireyin toplumsala karşı özerkliğini ilan ettiği anda başlar. Birey sonsuz bir varlık ve topluma karşı özerklik kaygısı içinde yaşarken mutlak özgürlüğün varlıksal gerçekleşmesinin izini sürer. İşte tam da bireyin sonsuz özgürlük talebinin başladığı bu noktada bireyin imkansızlığı başlar. İnsan teki bireysel varlığı seçtiği andan itibaren toplumsallık ile biriciklik, başkaldırı ile boyun eğme arasında gidip gelen sürekli gerilimli bir ilişki içinde olma durumunu kabul etmiş demektir. Bu gerilimi kabul etmeyen birey için seçeneklerden biri intihar değilse yapacak iki şey vardır ya toplumu reddederek kendi biricikliğine uygun olarak yalnız yaşamak yada toplumsala tümüyle teslim olarak bireyliğinden vazgeçerek toplumsallığın dayattığı kümeye dahil olmak.

 

Ahlak ile vicdan, düzen ile kaos, anarşizm ile anarşi, arasındaki gerilimin ana kaynağı toplum ile birey arasında hiç bitmeyecek olan bu gerilimdir.

 

Buradan çıkarılması gereken sonuç çubuğu taraflardan biri lehine bükmek yerine onları diyalektik karşıtlıkları içinde anlamağa çalışmaktır. Mutlak düzenin, ahlakın, karşıtı mutlak kaos yada mutlak özgürlük değildir. Düzen kendini dayattığında kaos kutsaldır, ahlak kendini dayattığında vicdan saygıdeğerdir, anarşizm kendini dayattığında ona karşı anarşi kaçınılmazdır vb...

 

bireyin imkansızlığı:

 

Tüm bunlardan hareketle komünitaryanizm (cemaatçilik) insanın biriciklik bilinci ile toplumsal dayanışma talebi arasındaki gelgitlerde devasa uygar toplumun işbölümü ve hiyerarşiye dayanan pramitsel sistemi içinde atomize olarak boğulan bireyin özgür bir hayat  için aradığı biricik yanıt olabilir diye düşünüyorum.

 

Merkezi endüstriyel kapitalizmin merkezileşme ve yoğunlaşma talep eden teknolojik uygarlığına karşı uygarlık karşıtlarının yaptığı gibi toptan bir red ve ilkele dönüş çağrısı yerine daha gerçekçi bir çözüm olarak devasa merkezi endüstriyel üretimi ve ulusal devletlerde, küresel medyada cisimleşen devasa merkezi toplumu reddederek merkezi olmayan kendi içinde bireylerin birbirini seçebildiği toplum-birey yabancılaşmasına geçit vermeyen, işbölümünü gönüllülük temeline dayandıran, federe cemaatlerin karşılıklı dayanışması üzerine bina edilen bir yeni özgürlükçü (anti-hiyerarşik) uygar yaşam projesinin asli unsuru olarak komünitaryanizmi tasarlıyorum.


sonuç:

 

Komünizm endüstri toplumunun ortaya çıkışıyla birlikte topraktan koparılarak endüstriyel ve ticari merkezler olan kentlerin kıyılarında toplanmaya ücretli kölelik durumuna zorlanan çalışan nüfusun mülsüzleşme ve ücretli köleleşme haline yanıt vermeye çalışan bir ütopya olarak doğdu. Bu bakımdan merkezine kapitalizm tarafından mülksüzleştirilmiş yada yoksullaştırlmış toplumsal kast ve sınıfları alması bunlara bu toplumsallık üzerindne çözümler önermesi doğaldır. Tekno endüstriyel toplumun bireyi bu derece boğmadığı teknolojk uygarlığın ölümcül sonuçlarının bu derece gözlemlenemediği ve ilerleme mitine ait hayal kırıklıklarının henüz ortaya gözle görünür biçimde çıkmadığı bir çağda, yoksulluğa, köleliğe devlete, adaletsizliğe karşı eşitlik, adalet, özgürlük bayrağını komünizm düşüncesinin alması doğal karşılanabilir.  Ancak çağımızda tekno endüstriyel sistemin bireyi hayatın her alanında büyük birader misali gözaltına alması bir yana onu bir araç olarak şeyleştirmesi bir makine gibi (işbölümü toplumsal kimlikler, hukuk, popular kültür vs. gibi etmenler aracılığıyla ) sistemin bir parçası haline getirmesi söz konusu olduğunda bireye yeterince vurgu yapmayan ve daha çok kolektif bir çerçeve içinde katılımcı ve bölüşümcü kimliği ile insan tekini tasarlayan komünizmin radikal bir özgürlük ve adalet anlayışına yanıt vermesi mümkün değildir.

 

Bu ihtiyacı ancak bir yandan komünitaryanist (dayanışmacı, paylaşmacı ve bağımsızlıkçı) bir temelde toplumsallık içinde konuşlanan bireyi ele alarak özgürlük etiğini buna gore kuran öte yandan da tekno endüstriyel toplumun bireyi yok sayan onu bir niceliğe indirgeyen yada soyut olarak onu atomize edici bir yalnızlığa sürükleyen burjuva komformist bir bireyciliğe cevaz vermeyen bir düşünce karşılayabilir. (Burada Stirner’in egoizmini ve bireyci anarşizmi burjuva manada bireycilikten ayrı tutuyorum)

 

Komünitaryanizmi burada tıpkı anarşizm gibi araçsal bir kavramlaştırma olarak tasarlıyorum. Amaç hiyerarşisiz özgür bir hayatın yolunu açmaktır. Hepsi bu...  


(mecum-A’nın 11. sayısında yayınlanmıştır)        

küreselleşme, ulusal devlet ve ille de devrim


küreselleşme, ulusal devlet
ve ille de devrim

"İmparatorluk bürokrasisinin malların üretimi ve bölüşümüne aktif olarak müdahale ettiği antik feodal imparatorluklarda (Mısır, İnka, Çin) bile modern anlamda bir ekonomik mantıktan söz edemeyiz, oradaki daha çok yaşamsal araçların sahiplenişinin hiyerarşik bölüştürülmesiydi. Oysa yaşamsal araçların yeniden üretilmesi etkinliğine özgün bir rasyonalite kazandıran ekonomik mantık, tahakküm tarafından yaratıldığında ekonomik rasyonel tahakkümün mantığı haline geldi."

Luciano Lanza; Tahakküm ve Ekonomi, Efendisiz S: 2     


   Böyle diyordu Luciano Lanza ekonominin tahakkümle yada tersi tahakkümün ekonomi ile olan ilişkisine işaret ederken. Yani ekonomi ve tahakküm modern çağ öncesi yine birbirleriyle ilintili olmakla beraber farklı alanları kapsayan iki ayrı olgu iken modern çağ ile birlikte artık bir başka düzlemde birleşiyor ve örtüşüyorlardı. Bu boyutta ekonomi tüm yaşam alanlarına nüfuz edebilecek bir hacme kavuşurken tahakküm de onu bütünüyle kendisine ait bir olgu haline getiriyor (içkinleştiriyordu). Durum böyle olunca tahakkümün kendini yeniden üretim biçimlerine adaptasyon sağlayan ekonomi günlük hayatın içinde gözden uzakta kalan alanlarda tahakkümün rasyonel olarak yeniden üretilmesinin en işlevsel aracı haline geliyordu. Bu saptamayı dehşetle yapan Lanza sizce nasıl bir sonuca ulaşıyor peki? Bunun cevabı maalesef pek umut verici değil. Lanza ulaştığı noktada ne yapılması gerektiğine dair net bir şey söyleyemiyor.
   "Ekonomiyi ortadan kaldırmadaki yetersizliğimiz, tahakkümü ortadan kaldırmadaki yetersizliğimizi anlamamıza yol açar. Rasyonaliteye, normlara, kurallara, malların yeniden üretimi için istek duymak, bir bütün olarak da topluma rasyonalitenin, normların ve kuralların damgasını vurmak olacaktır. Böylece toplumsal yaşam için bunca meşru ve zorunlu bir istek, tahakkümün yeniden üretiminin bir örneğine dönüşür. Görünüşte önemsiz ekonomik zorunluluk (şu malı nasıl sağlayabiliriz?) tahakkümün en karmaşık ve korkunç zorunluluğu haline gelir..."
   "Bugün tahakkümü dağıtmak ekonomiyi dağıtmakla mümkün olabilir. Biri öteki için kaçınılmazdır..."
"Belki de bu çıkmaz sokaktan çıkmanın yolu görebildiğimizin üzerinde ve altında başka birşey olmadığını kabul etmektir. Böylece ekonomi bize uzak ve keşfedilmemiş bir alan gibi gelmekten çıkacaktır..."
   Başka bir ifadeyle ekonominin doğuşu tahakkümün doğuşuyla paraleldir. Her ekonomi kendi rasyonalitesine uygun olarak insan topluluklarının yaşamını örgütler. Ekonomik hayata geçildikten sonra artık malların rasyonel temini ve pazarda karlı bir şekilde satılması gibi yasalar insan topluluklarının yaşamını yönetmeye biçimlendirmeye başlayacaktır. Ekonomik yasalar işlemeye başladıktan sonra üretim, tüketim, işbölümü, pazar, değişim, bölüşüm, işgücü, kar ve sermaye gibi olgular insan hayatını yönlendirmeye başlar. Böyle bakınca yaşamını onbinlerce yıl hiç değiştirmeden toplayıcılık ve avcılıkla sürdüren insan topluluklarının nasıl olup da son birkaç binyılda böylesine başdöndürücü bir hızla büyüyen kümeler halinde yaşamaya başladığını anlamak daha kolay olacaktır. Ekonominin başlangıçta kasabaların, sonrasında kentlerin doğuşuna yolaçtıktan sonra bu kasaba ve kentleri ulusal ölçekteki bir ekonomi vasıtasıyla birleştirmesi ve son olarak tüm bir dünya ekonomilerinin günün birinde birbirine eklemlenerek küresel ölçekte tek bir dünya ekonomisine evrilmesi oldukça mantıklı ve kaçınılmaz görünmektedir. İşte ekonominin bu rolü, geleneksel yöresel hayat tarzlarının bir daha geri dönülmeyecek bir biçimde değişmesine, neden olmuştur ki bu aynı zamanda insan toplulukların etno-sosyal profilini de doğal kabile hayatındaki akrabalık ilişkilerinden giderek "özgürleştirerek" köylü, kasabalı, kentli hemşehrilere oradan da giderek ulus mensubu teba yada yurttaşlara dönüştürmüştür. Burada ulusun ve ulus-devletin doğuşu konularına (başka bir yazının konusu olduğu için) girmeden söylenebilecek şey, ulus-devletin doğuşu artık modern çağın egemenliğin açık ilanıdır. Artık eski çağın yöresel insanı yeni çağın ekonomik insanına çoktan dönüşmüş/evrilmiştir. Böylece birkaç yüzyıldır süregelen uluslaşma ile birlikte büyük imparatorlukların ve sömürgeci krallıkların parçalanmasına, ulus-devletlerin ortaya çıkmasına ve politik plana ulusal bağımsızlık mücadeleleri olarak yansımasına yolaçan sancılı bir sürecin başlaması için gerekli koşullar oluşmuş oluyordu. Bugün dünyanın dört bir yanında süren çatışma ve savaşlara bakıldığında bu sürecin azalan bir ivmeyle de olsa devam ettiğini söylemek yanlış olmaz. Yani günümüz dünyasında bir nevi parçalanmaya aday imparatorluklar yada devletler az sayıda da olsa hala mevcuttur.

   Modern sonrası çağda ulusal-devlet çok uluslu sermaye ilişkisi
   Modern çağın ekonomi mantığı kapitalizm, ulusal-devlet ve temsili demokrasi gibi olgularla genel olarak pek de güzel örtüşmüş ve bu yapılanmalar bölgeden bölgeye tüm bir dünya coğrafyası üstünde yayılma olanağı bulmuştu. Bu sürecin sonuna yaklaşmakla birlikte modern sonrası çağda artık başka dinamiklerin ortaya çıktığını ve giderek belirleyici olmaya başladığı da bir gerçektir. Şüphesiz ki dünyanın farklı coğrafyalarında yaşayan insan toplulukları yada toplumlarının tüm dünyayı çoktan kaplamış ve içine almış olan küresel ekonomik sarmal içindeki durumları ve buna bağlılık dereceleri doğal olarak birbirinden farklıdır. Örnekse; IMF politikalarıyla iflas ettirilmiş ve krizler içinde debelenen Arjantin gibi bir ülkede yaşamak zorunda olduğu için her an bu küresel ekonomik sarmalın olumsuz etkilerine maruz kalan biri ile Orta Asya'nın bozkırlarında at sırtında geleneksel yaşam tarzını devam ettirmeye çalışan Kazakistanlı bir göçebenin küresel ekonomik sarmalın etkilerine maruz kalma derecesi nicelik olarak birbirinden çok farklı olacaktır. Birincisi kent yaşamı/ekonomik yaşam cenderesine sıkışmış bir biçimde nefes almaya çalışarak yaşamak ve önsel olarak bu mücadelede devrimci olmak zorundayken ikincisi hala kendisine ait olduğuna inandığı bir yörede atları, koyunları ve develeri içinde bağımsızlık ve toplumsallık alanlarını antik denebilecek bir tarzda kavramaya devam edecek, uzaktan uzağa farkına vardığı modern sonrası çağın yaşam tarzına ait sembollere ve ritüellere karşı belki de içgüdüsel bir tepki içinde olacak ve önsel olarak muhafazakar bir duruşa sahip olacaktır.
   Buraya kadar herşey iyi hoş... ancak günümüzde toplumsal-ekonomik çözümlemeler yapma durumunda olan herkesin hiçbir şeyin artık bundan bir asır önceki gibi olmadığını da hesaba katması gerekir. Ülkeler ve insan toplulukları kendisi için "gerekli" ekonomik alanlarını yaratmış, ulusal pazarlarının bütünselleştirilmesi ödevlerini "başarıyla" tamamlamış ve ekonomik sarmala bir şekilde dahil olmuşlardır. Ulus-devletler ölçeğinde çeperlenen bu ekonomiler üretimin yoğunlaşması ve buna bağlı olarak tüketimin katlanarak büyümesi karşısında ihtiyaca cevap vermemeye başlamış ve bölgesel yada ulusal-ekonomilerin birbirlerine eklenmesi zorunlu hale gelmiştir.
   Günümüzün kapitalist girişimcisi (en büyüğünden en küçüğüne kadar) önlerine stratejik hedef olarak iç pazarı koymakla yetinmemekte artık dış pazar hesapları da yapmaktadırlar. Ulusal-ekonomilerden bütünsel bir dünya ekonomisine geçiş, ulusal iç pazarların küresel dünya pazarına eklemlenmesi süreci küçük nüanslar dışında çoktan beridir tamamlanmış bulunmaktadır. Eski sömürgecilikle tamamlanan küresel ekonomik eklemlenme olgusu emperyalizm ve yeni-sömürgecilik süreçlerinden geçerek günümüzün uluslararası kapitalizmine doğru evrilmiştir. Çoktandır mal ihracının yerini sermaye ihracı almış, 19 ve 20. Yüzyıllarda görünen ulusal dev sanayi şirketleri yerlerini çok uluslu banka/finans şirketlerine, devasa bilişim yada hizmet amaçlı şirketlere bırakmıştır. Artık finans sektöründe dönen sermaye hacmi sanayi sektöründe dönen sermaye ile kıyaslanamayacak kadar büyük ve önemli hale gelmiştir. Sermayenin çok uluslulaşması süreci artan bir ivmeyle günümüzde de devam etmektedir.
   Modern sonrası çağın en karakteristik sosyo-ekonomik olgusu sermayenin çok uluslulaşmasıdır. Bu sayede çok uluslu şirketlerin çıkarları ulusal devletlerin çıkarları ile giderek farklılaşmaya hatta giderek çatışmaya başlamıştır. (Bu konuda sayısız örnek vermek mümkündür.) Bir tahakküm mekanizması olarak "devlet"in bütünsel ekonomik alan ile çok sıkı bağları olmasına karşın içgüdüsel olarak kendini her şeyin üstüne koyan ve savunan bir karaktere sahiptir. Hal böyle olunca çok uluslu sermayenin (ulusal devletin) kendi strateji ve çıkarları ile örtüşmeyen girişimleri karşısında kendini yeni baştan tahkim etme ihtiyacı duymaktadır. Herşeyi "ekonomik altyapının" belirlediğini savunan kimi görüşler bir üstyapı kurumu olarak gördükleri ulusal-devlet ile çok uluslu sermaye arasında zaman zaman arş-u-alaya kadar çıkan bu gerilimi anlamakta zorluk çekebilirler.
Bu konuda hazır yeri gelmişken güncel bir örnek verelim; Türk devletinin Avrupa Birliğine giriş konusunda ayak diremesi ile irili ufaklı kapitalist sınıfların bu topluluğa giriş konusunda tam tersi bir o kadar istekli olması arasındaki çelişkiyi hatırlayalım. Dahası AB'ye girmek için önşart haline gelen Kıbrıs'ta taviz ve anlaşma hususuna kapitalist sınıflar çoktan razı iken devletin bunu tartışmaya bile yanaşmaması ve hükümete çeşitli vesilelerle iktidarının sınırlarını sık sık hatırlatması bu hususta güncel ve de güzel bir örnektir.
   Neticede bir tahakküm mekanizması olan devlet ne tahakkümün tek biçimidir ne de tahakkümün devletten başka ve gündelik yaşamda devletten daha sık karşımıza çıkan bir biçimi olan ekonominin üstyapıdaki basit bir yansımasıdır. Ekonominin de tıpkı devlet gibi kendine ait yasaları ve karakteri vardır. Tahakküm yaşamın tüm alanlarında (ekonomik, sosyal, kültürel, hukuksal, etik vb.) etkinliklerini sürdürerek kendini yeniden üretir. Ancak bu alanların tamamıyla devlet tarafından belirlenip biçimlendirildiğini söyleyebilmek mümkün değildir. Her alanın kendine özgü bir iç dinamiği bulunmaktadır ve gerek devlet ile gerekse öteki alanlarla ilişki/etkileşim içinde bulundukları halde bağımsız birer alan olarak varoldukları aşikardır. Böyle bakınca çok uluslu sermaye ile ulusal-devlet arasındaki gerilimi daha rahat anlamak mümkün olacaktır. Buradan hareketle dünyanın gelecekte nelere gebe olabileceği konusunda üç aşağı beş yukarı tahminlerde bulunmak sanırım ahkam kesmek olarak değerlendirilemez.

   Güncel etkenler ve gelecekteki ihtimaller
   Buraya kadar anlattıklarımızın ışığında dünyanın bugünkü durumuna şöyle bir göz atalım ve orada neler gördüğümüzü yeniden gözden geçirelim:
Soğuk savaş bitmiş, Sovyetler Birliği öncülüğündeki sosyalist sistem dağılmış ABD tek süper güç olarak rakipsizliğini ilan etmiştir.
   11 Eylül saldırısı ile birlikte tüm dünya, daha önceden Yeni Dünya Düzeni diye formüle edilen (ABD'nin yeni savunma konsepti adını verdiği) Amerikan stratejilerinin etkilerine her zamankinden daha fazla maruz kalmaya başlamış bu yolda 11 Eylül adeta bir milat addedilmeye başlanmıştır. Bu konsepte dayanan ve 11 Eylül' ün getirdiği içerdeki milliyetçilik rüzgarını da arkasına alan ABD dünyaya bir çeki düzen verme işine soyunmuş ve şer ekseni dediği ülkelere (ki bunlar genellikle önemli petrol ve enerji rezervlerine sahiptirler) açık savaş manevralarına girişmiştir. Yine bu dalga ve Afganistan bahanesi ile daha önce denetiminde olmayan Orta Asya'ya konuşlanmıştır.
   ·Politik ve askeri olarak ABD'nin gölgesinde kalan Avrupa kendi içinde bütünleşme stratejisine her zamankinden daha fazla önem vermeye başlamış ekonomik ve politik arenada ABD'ye ciddi bir rakip olmak arzusunu ortaya koymağa başlamıştır.
   1979 İran İslam Devrimi ile yükselişe geçen İslami hareket İran'da iktidarda geçen 20 yıldan sonra ivme kaybetmesine rağmen Ortadoğu ve Asya ve Afrika'da kapitalist batılı sistem karşısında ciddi bir "alternatif" olmaya devam etmektedir.
   İçinde anarşistlerin de yeraldığı (çoğulcu) anti-kapitalist hareket ivmesini son günlerde nispeten kaybetmekle birlikte hala kapitalizm için bir tehdit olmaya devam etmektedir.
Çok uluslu sermaye IMF ve Dünya Bankası gibi devasa finans kuruluşları ile üçüncü dünya diye anılan yoksul ülkelerin kaynaklarının yönetimini üstlenmekte ve onları ebediyen borçlandırarak yeni tür bir tahakküm tarzını örneklemektedir.
   Bu saptamalardan yola çıkarak bazı projeksiyonlar yapmaya çalışalım. Önceki paragrafta söz konusu edilen ulus-devlet çok uluslu sermaye çatışmasına tekrar dönecek olursak bu çatışmanın konjonktürel bir çatışma olmadığı zaten aşikardır. Modern sonrası çağın karakteristik unsuru olan çok uluslu sermaye eninde sonunda ulusal devletlerle kozunu paylaşmak istese de önemli olan sürecin kimden yana işleyeceğidir. Tarihi ilk baştan yeniden okuyacak olursak ekonominin doğuşundan bu yana insan yaşamına ait sosyal ve ekonomik örgütlenmelerin adeta geometrik olarak sürekli büyüdüğünü geliştiğini birbirini etkilediğini kimi zaman içiçe geçtiğini kimi zamansa birbirine eklemlendiğini görürüz. Sonuçta yukarıda da söz ettiğimiz gibi sosyo-ekonomik planda insan topluluklarının kabilelerden uluslaşmaya, köyden kasabaya, kentten metropole hatta megapole doğru bir hacimsel büyümeye maruz kaldığı tarihsel bir süreç yaşanmıştır. Böylesi bir "gelişmenin" dünyada iletişim araçlarının böylesine gelişmiş olmasını ve iktidarı neredeyse kontrol etmesini de hesaba katarak nasıl bir sonuca varmak mümkün? Kaldı ki günümüzde medyada küresellik karşıtı hareket olarak tanımlanan, Anarşistlerin de içinde aktif olarak yeraldığı çoğulcu anti-kapitalist harekette ifadesini bulan uluslararası anti-kapitalist dayanışma, benzer koşullar altında tahakküm ve sömürüye maruz kalan farklı coğrafyadaki insan kütlelerinin bir tür moral ve ruhi şekillenme birliği olarak da sayılamaz mı? Üstelik günümüzde iletişim kanalları (genelde tahakküm lehine kullanılıyor olmasını teslim etmekle birlikte) aracılığıyla dünyanın herhangi bir noktasında olan bir şeyi anında haberalmanın mümkün olması aynı zamanda toplumsal duyarlılıkların yada tepkilerin yerel ölçeklerden çıkarak daha makro ölçeklere taşınmasına hizmet etmiyor mu?
   Çok uluslu sermayenin yakın bir gelecekte olmasa bile günün birinde ulusal-devlet ile hesaplaşma saati gelecektir demiştik. Bu elbette ki ulusal devletin alternatifinin çok uluslu sermayenin olmasından değil tersine ilkin modern çağda boygösterdikten sonra modern sonrası çağa doğru evrilen karakteristik merkezi endüstriyel sistemin ihtiyaç duyduğu küresel dünya devletinin teşkil edilmesi ile olacaktır. Günümüzde Avrupalı ulusal-devletlerin bütünleşme ve devasa bir Avrupa Birleşik Devletleri yaratma arzusunu salt ekonomik gerekçelere bağlamak saflık olur. Bu aynı zamanda enazından ekonomik dolayımlarla küresel ölçekte politik bir iktidara sahip olma yeni kıtadaki rakibi ABD ile rekabet edebilme arzusuna işaret eder. Üstelik ABD modern sonrası çağdaki bu gelişmenin çoktan farkında olduğu için tüm strateji ve konseptlerini geleceğin tek küresel devleti olmak üzerine kurmuş bulunmaktadır. Bu bağlamda ABD'nin ideologu F. Fukuyama'nın söyledikleri oldukça kayda değerdir.

   Küreselleşen dünyada devrim bir ihtimal mi?
   K. Marks 'ın komünizmi aslında tek bir dünya devletine ulaşmak düşüncesi idi. Marks herkesten yeteneğine göre herkese ihtiyacı oranında olarak formüle ettiği komünizmin ikinci aşamasını aslında yeniden tanımlanmış tek bir "komünist dünya devleti olarak düşünüyordu. Stalin bu ideale oldukça inanmış ve onu hayata geçirmek Sovyetler Birliğini tek dünya devleti yapmak için elinden geleni ardına koymamıştır. (Bkz. J.V. Stalin; Leninizmin Sorunları) Troçki ise muhalif pozisyona düşünce gençliğinde Alman Marksist'i Parvus'tan etkilenerek savunduğu Sürekli Devrimi yeniden hatırlamış ve proletaryanın tek bir ülkede başarılı olmasının imkansız olduğu söyleyerek kıtasal devrim ha-yal etmiştir. Anarşist düşüncede ise herhangi bir iktidar perspektifi yeralmadığı için toplumsal devrim daha çok bir dünya devrimi olarak kavranmıştır. 19. Yüzyıl sonu yada 20. Yüzyıl başındaki Anarşistlerin başını çektiği tüm devrimci hareketlerde devrimin uluslararası niteliğine sürekli vurgu yapılmış ve enternasyonal coşku hep yüksek tutulmuştur. Bu sadece enternasyonal bir ruh olmak dışında teorik ve perspektif olarak da Anarşist düşüncede hep yeralagelmiştir. Konuyla ilgili Bakunin'in düşünceleri hala tazeliğini korurken özellikle saptamalarının dünya devrimci pratiğince büyük bir isabetle doğrulanmış olması ayrı bir husustur. 1866 yılında kaleme aldığı "Devrimci El kitabı" adlı broşüründe bir kahin gibi adeta olacakları çok önceden haber veriyordu.
   "Tüm ulusların özgürlüğü bölünmez olduğu için, ulusal devrimlerin uluslararası devrimlere olanak vermesi bizim derin inancımızdır. Tıpkı Avrupa ve dünya gericiliğinin bütünleştiği gibi, artık yalıtılmış devrimler de olmamalıdır, tersine devrimler evrensel ve dünya çapında olmalıdır. Bu yüzden, artık tüm özel çıkarlar, kibirlilikler, iddialar kıskançlıklar ve ulusların aralarındaki ve içlerindeki düşmanlıklar, her ulusun özgürlüğünü ve bağımsızlığını hepsinin dayanışmasıyla güvenceye alabilecek tek güç olan devrimin bütünleşmiş, ortak ve evrensel çıkarlarına dönüştürülmelidir. Ayrıca, muazzam bütçelere, düzenli ordulara, korkunç bir bürokrasiye dayanan ve modern merkezi devletlerin tüm devlet aygıtlarıyla donanmış olan kralların, din adamlarının, soylular sınıfının ve burjuvazinin komplolarının ve dünya karşıdevriminin kutsal ittifakının büyük bir gücü teşkil ettiğine inanıyoruz; bu ürkütücü gerici koalisyon, gerçek anlamda, yalnızca eşzamanlı devrimci ittifakın daha büyük olan gücü ve uygar dünyanın tüm halklarının eylemiyle yok edilebilir ve bu gericilik karşısında, tek halkın yalıtılmış devrimi asla başarı kazanamayacaktır. Böyle bir devrim aptallık olur, yalıtılmış bir ülke için tam bir felaket ve sonuç olarak tüm diğer uluslara karşı işlenen bir suç anlamına gelecektir."
(Bakunin; Sam Dolgoff, Kaos Yayınları, Kasım 1998)

   Günümüzde devrim, (hatta bazı Anarşistler dahil) birçokları için kafdağının ardındaki bir ütopyadır. Oysa devrim insan iradesinden bağımsız bir dinamik olarak ortaya çıkar. Ona dair bazı öngörülerde bulunulabilse bile önceden bir kestirim yapmak o kadar da kolay değildir. Devrim her yerde heran kapıyı çalabilir. Önemli olan bu tarihsel anda ona hazırlıklı olmaktır. Anarşizmin trajedisi de burada başlar. Anarşistler devrime daima hazırlıksız yakalanmak durumunda kalmışlardır. Çünkü devrim bir toplumsal altüst oluş biçimi olarak devrimcilere iktidarı ele geçirme ve yeniden düzeni sağlama imkanı sunar. Sonuçta her devrimci kabarma geçici olduğu için toplumsal düzen eninde sonunda geri dönecektir. Anarşistler bu pozisyonda iktidara ve toplumsal düzenin yeniden tesisine talip olmadıkları için hazırlıksız yakalanmak zorunda kalırlar. Çünkü onların istediği "kötü yöneticilerin" "iyileri" ile değiştirilmesi yada toplumsal düzenin yeniden tesisi değildir. Onlar bundan daha fazlasını, toplumun kendi kendisini yöneticiler olmadan yönetmesini ordu, polis, cezaevleri, parlamento, mahkemeler, kanunlar vb. olmadan insanların barış içinde, özgürlük ve eşitlik içinde yaşamasını isterler. Bu ise imkansızdır. İmkansızın gerçekleşmesi için ancak ve ancak toplumu oluşturan bireylerin özgürlükçü, tahakküm karşıtı bir ahlaka sahip olmaları ve ekonomik sarmalın dışında bir hayatın mümkün olduğuna inanmaları ve buna uygun olarak önceden organize olmuş olmaları gerekmektedir. Olayın bu tarafından bakınca devrimin kafdağının ardında olduğu fikri doğal olarak oldukça makul bir düşünce olarak görünüyor. Ancak tahakküme karşı olan birinin kendi varlığını ifade edebilmesi yada tahakküm karşısında kendi duruşunu ortaya koyabilmesi için başkaca makul ve mantıklı bir imkanı da yok gibi... Bunun dışındaki diğer bazı reel çözümlere kapılmak sadece sisteme başka bir düzlemde eklenmeye neden olacaktır ki tarihte bunun örneklerini çok gördük.
   Sezar'ın hakkını Sezar'a teslim ettikten sonra dünya devrimine geri dönelim. Yukarıda söz ettiğimiz çok uluslu sermayenin gelecekte çok uluslu tek bir küresel dünya devleti ile örtüşebileceği ihtimali sürece bakılınca aslında ihtimalden daha fazla şeyler ihtiva etmektedir. Böylesi bir durumda uluslarası çoğulcu anti-kapitalist hareketi geleceğin devrimci hareketinin günümüzdeki nüvesi olarak kabul etmek pek de abartılı olmaz. Ve o zaman Bakunin'in yürekten inandığı dünya devriminin en azından maddi koşulları oluşmuş olacak belki de dünya devrimi bir ütopya olmaktan çıkıp somut bir görev, olası bir gelecek haline dönüşecektir.


(kara mecmu-A'nın 8. sayısında yayınlanmıştır)

Din, otorite, itaat.


DİN, OTORİTE, İTAAT

 

Din ve vicdan özgürlüğü:

 

Din ve vicdan özgürlüğü üzerine biraz düşünecek olursak din'in ve vicdan özgürlüğünün ne olduğunu tanımlayarak işe başlamak tanrı kavramının içeriğinin herhangi bir dinde nasıl doldurulduğundan daha doğru ve önceliklidir diye düşünüyorum.

Şöyle başlayalım; "kurumsal olmayan bir din kurumsallaşmamış din adamı olabilir mi?" Din tamamen kurumsallaşmış toplumsal hayat demek olan "toplum" içinde kurumsallaşmış inançlar ve ritüller bileşkesi olup toplumu vareden toplum içindeki hiyerarşiyi koruyup gözeten yada yeniden üreten kurumsal bir yapıdır. Din hakikatı kendi kelamına uygun olarak açıklayarak bir anlamda felsefeye rakiptir. Avrupada orta çağ boyunca filozofların engizisyon kılıcından çok çekmiş olmaları yada doğuda çeşitli dönemlerde islam sufilerinin bir tür engizisyon denebilecek şeriat hakimleri (kadılar) yüzünden uğramadıkları zulmün kalmaması neredeyse vakayı adiyeden idi.

 

Vicdan özgürlüğü ; insanın kendi algısı içinde doğru olduğuna inandığı şeyleri söyleyemekten önce düşünebilmesi, bunu düşünmekten düşüncesini kendi sonuçlarına vardırmakta bir beis görmemesi, bir düşüncesini ve eylemini kendi iç aklıyla onaylamaması yada bundan rahatsızlık duyması durumunda bunu kendi iç sesi ile kendisine söyleyebilmesi halidir.

 

Din'i din yapan en büyük etmen söyleminin buyurgan olması günah-sevap ikilemi içerisinde toplumsal hayatı düzenlemeye çalışması bunun sürekliliği için günlük hayatta kurumsallaşarak bir ruhban sınıfı aracılığıyla dinin hükümlerinin toplum tarafından çiğnenmesini engellemeye çalışmasıdır. Bir inancın din olabilmesi için toplumsal yaşamı düzenleme iddaası taşıması ve vicdan özgürlüğü yerine kutsalın kelamını (tanrının buyruklarını) koyarak kişiyi kendi aklına ve vicdanına yabancılaştırmasıdır. Özellikle tek tanrılı dinlerde insan günaha eğilimli ve tanrının buyrukları olmadan hata yapmaya çok açık olup yeterince olgunlaşamamış bir canlı türüdür. Onun olgunlaşması erginleşmesi için tanrının kutsal buyruklarına itaat etmesi gerekmektedir. İşte tam da burada yani tanrının buyurgan siuleti ile birlikte itaat kavramı ortaya çıkar. Ergin olmayan insan türü erginleşme ve olgunlaşma (tanrı zaten ergindir) için ki bu tanrıya yaklaşma anlamına da gelir, tanrının kutsal kelamına kulak asmalı onun buyruklarına itaat etmelidir. Hristiyanlıkta isa'nın felsefesi günahkar ve husursuz insanın inanca tam bir teslimiyet ile günahtan kurtulabileceği ve huzuru bulabileceği anlayışına dayanırken islamiyetin kendisi müslüman (teslim olan) ların allaha teslim olması ve onun kulluğunu kabul etmeleri üzerine bina edilmiştir. Yani islam inancı daha baştan tanrı (efendi) karşısında kulluk (kölelik) diyalektiğinin önkabulu üzerine inşa edilmiştir. Uygarlık dışı yabanıl hayatta bile inançlar ortak ritüellerle toplumsal yaşamın ortak paydası haline gelmeye başlarsa ve topluluk üyelerinin bu ritüellere katılması bir giderek zorunluluk haline gelirse burada kurumsallaşma artık başlıyor giderek kalkerleşen bir toplum formatı topluluğun diğer üyelerine dayatılıyor demektir. Oysa inanç toplulukta ortak arzu ve çoşku ile bir neşeye büründürüldüğü ve topluluk üyelerinin buna katılması bir zorunluluk teşkil etmediği sürece ortada kurumsallaşmadan ve bir dinden söz edilmez.

 

Din ve İdeoloji:

 

Din de tıpkı devlet gibi kendini varettikten sonra yitip gitme refleksine bağlı olarak kendini tehdit eden yada etmemişse bile tehdit edebilecek her türlü etkene karşı savunma yada saldırı durumunda olan kendisini vareden din adamlarının üstünde ve onlara yabancı olup hakikatı kendi tekeline alma çabasında olan bir kurum bir aygıttır. Dinsel ideoloji, teoloji (din felsefesi) tarafından din kurumunun varlığı ve ebediliği saiki ile kutsal emir formatında yeniden üretilerek insanlara bu emirlere itaat etmeleri önerilir. Devletçi ideolojiler ise devletin varlığını, bölünmezliği ve ebediyetini belirterek bunu her alanda yeniden üretirler. Burada da amaç yurttaşlara yada tebaaya devlete ve onun emirleri olan kanunlarına bağlı kalınmasını (itaatı) önermektir.

 

İnanç, vicdan, düşünce metodolojisi, özgür ve doğrudan eylem anarşiye içkin kavramlar iken din, ahlak, ideoloji ve devlet anarşiye yabancı kabul edilemez reddedilesi olgulardır.

 

Din'de tasavvuf ve heterodoksi;

 

Buraya kadar söylediklerimde din konusunda kurumlaşmanın asıl temeli oluşturduğu çok açık. Bu bağlamda örnek olarak ele alacağımız bir Zen düşüncesini bir dinden çok bir hakikat felsefesi ve insanın kendisi olması kendi yolunu aramasına dair bir olumlu yöntem olarak değerlendirmekte yarar var. Genel olarak islamda tasavvuf din içinde bir yönelim olarak değerlendirilmekle birlikte bana göre islamda olsun hristiyanlıkta olsun tasavvuf yine bir hakikat yolu, inananların hakikat felsefesi olarak dinin kurumlaşmış kalıplarından çıkmanın (böylece merkezci anlayışa göre; dinden de çıkmanın, ortodoks islamın yada hristiyanlığın tabiriyle bir sapkınlık olduğu) kendi yolunu kendi hakikatini bulmanın bir yöntemidir. Kaldı ki, din felsefeye yaklaştığı oranda kendi içinde sarsılır din olmaktan uzaklaşır. Bu durum ise bireyin kendi hakikatini bulmasının yolunun önünün açılması demektir. Zen felsefesinin özü kişinin kendi yolunu arayarak olgunlaşması erginleşmesidir. Böyle bir duruşa zaten özgürlükçü bir felsefe açısından itiraz edilemez. İslam ve hristiyanlık gibi tek tanrılı dinler zen düşüncesine göre merkezdeki buyurgan tanrı figürü yüzünden tasavvufi açılımlara daha az müsaittirler. Ancak bu bile tasavvufun ve heterodoksinin gerek islamda gerekse hristiyanlıkta kendisine etki alanları bulmasını hiçbir zaman engelleyememiştir ama ne pahasına..? Diye sormak da gerekir. Tarihte merkezi ruhani otoritelere karşı çıkarak din ile felsefeyi birleştirmeye çalışan sufilerin sık sık büyük saldırı ve katliamlara uğraması pahasına... Din de tıpkı ahlak gibi toplumu düzenleme hale yola sokma iddaasını otoriter bir söylemi benimsemeden yapamaz. Ahlak bu işi akla vicdana ve geleneğe sığınarak yaparken/ yapmaya çalışırken din akıldışına, metafiziğe dayanarak yapmaya çalışır. Ahlakın yetersiz kaldığı noktada din, dinin yetersiz kaldığı noktada ahlak ve gelenekler devreye girer.

 

Tüm bunların ışığında, dini özgürleştirmeye çalışmak yerine dini olamayan bir inanç felsefesi ortaya koymak daha tutarlı bir çabadır diye düşünüyorum.

 

Son olarak, ideoloji ile teolojinin ilişkisini doğru anlayabilmek için ideoloji ile teoloji (din felsefesi) arasında kesişme noktalarını doğru tesbit etmek gerekir. Kesişme dinin felsefeyi ideoloji olmaya zorlamasından kalıplaşmış çözümlerle hayatı dine göre düzenleme çabasından kaynaklanır. Kavramsal olarak ideoloji ile teoloji birbirinden farklı olmakla birlikte skolastik felsefe de düşüncenin ideolojiye yaklaştığı kadar teolojide de dinin otoriter etkileriyle teoloji ideolojiye yaklaşır.

Anti amerikanizm mi? Evet!


ANTİ AMERİKANİZM Mİ? EVET!

 

ABD’de 11 Eylül 2001 günü olanlardan sonra tüm dünyada her şey daha bir hızlı gelişmeye başladı. Bizler Türkiye gibi bir uçbeyliğinde yaşıyor olmakla belki de herkesten fazla olarak yakıcı dünya gündeminin yükünü sırtımızda hissetmekle kalmıyoruz, aynı zamanda dünyanın gidişatı hakkında bir bakıma daha çok gözlem yapma olanağına sahip oluyoruz. Adeta bir milada dönüşen 11 Eylül terör eyleminden sonra ABD merkezli yoğun bir karşı saldırı kampanyasının başladığını ve kampanyanın varolan uluslararası statükonun dengelerinin ABD lehine bozulması, dahası  ABD merkezli yeni bir dünya düzeni tesisi girişimi olduğunu görmek için öyle uzman olmak filan da gerekmiyor. ABD kendi küresel otoritesini tesis yolunda önünde engel olarak gördüğü düşmanlarını teker teker cezalandırıyor. Dün hedef Afganistan’dı, bugün Irak, yarın Kuzey Kore, daha sonra İran...her şey çok aleni... Eğer bu merhaleler kazasız belasız atlatılırsa ondan sonra sıra küresel jandarmalık rolüne talip olabilecek Almanya-Fransa eksenli Avrupa, Çin vb. potansiyel rakiplere gelecektir. Senaryolar yazılmış, şimdi “az zeki cowboy” Mr. Bush’un rejisinde sahneye konulmaya çalışılıyor. Bir bakıma ABD merkezli olarak yeni bir dünya tarihi yazılmaya çalışılıyor. Önümüzdeki süreç rejinin ne denli başarılı olacağını göstereceği gibi bu başarı aynı zamanda anti-amerikan olsun olmasın ABD dışı dinamiklerin bu senaryoda kendilerine biçilen figüranlık  rolünü ne denli (artık out olan bir tabirle) içlerine sindirebildiklerini gösterecektir. Ben kendi adıma bu rejinin en azından baştan öngörüldüğü şekilde sahnelenebileceği konusunda kuşkuluyum. Dahası oyun başladıktan sonra rol çalabilecek, hesapta olmayan bazı figüranların ortaya çıkabileceğini (CIA dahil bazı amerikan çevrelerinin de öngördüğü pandoranın kutusunun açılması varsayımı...) ve beklenmeyen bazı gelişmelerin birbirini tetikleyebileceğini, hatta bunun bütün bir dünya coğrafyasına yayılma olasılığı bulunduğunu kuvvetle hesaba katmak gerektiğini dahi düşünüyorum. Küçük Bush’un “cesaretine” bakınca bazen şaşırasımız geliyor ve bu küçük adamın böyle “büyük” işlere kalkışmasına neredeyse “hayranlık”(!) duyacağımız geliyor...ne var ki aslında yapılan, tüm hollywood yapımı filmlerde de sıkça vurgulandığı gibi bir planın parçası... Adamın ne zaman ne söyleyeceği ve söyleyeceklerini hangi mimik ve ifadelerle vurgulayacağı bile senaryoda yazılı....abartmıyorum...Geçenlerde küçük Bush “ulusa sesleniş” konuşmasını yapmadan önce; aşağı yukarı neler söyleyeceği zaten medyaya  “sızdırılmıştı”, belki de bunun rahatsızlığıyla hazret konuşmasına dramatik bir görünüm vermek için son sözlerini son derece ciddi bir ifade ile vurgulayarak söyledi “GAME OVER” yani oyun bitti! Bense bunu izlerken gülmekten katılabilirdim...hakikaten çok komikti...Amerikalıların ne denli planlamayı ve organizasyonu seven bir millet olduklarını ilk kez çocukluğumda o küçük aklımla kavramaya başlamıştım desem inanan olur mu? Nasıl mı? Bakınız broadway müzikallerine,  sözgelimi hiç Esther Williams filmi izlediniz mi? Oradaki abartıdan ihtişamdan etkilenmemek mümkün mü? (Bundan o dönem ki Sovyet sinemasının dahi etkilendiğini ve alternatif müzikal filmler yapıldığını biliyoruz.)  Sahnede yüzlerce figüran görürsünüz, orada hepsi senkronize bir biçimde bir şeyler yaparlar, bu arada devasa teknolojik desteği ve organizasyonun insan ve teknolojiyi nasıl içiçe geçirdiğini görürsünüz. Yani yalnızca 007 filmlerinde değil daha estetik kaygılarla yapılan müzikallerde de teknoloji insanın “emrindedir”. Ve bu teknolojinin gücünün ve ihtişamının altı mutlaka çizilir. 

 

Şimdi yine başa dönelim  11 Eylül’den sonraki gelişmelerin son derece hızlı yaşanmaya  başladığından söz etmiştim...bizler her ne kadar alışık olmasak da.  Amerikan hayatında bu hız son derece bildik ve alışıldık bir şeydir. Amerikalılar hızlı yaşamayı severler çünkü bu onların tarzıdır...Ama bu kadarla kalsalar iyi bir de bu hıza tüm dünyayı eriştirmek ya da esir etmek gibi bir saplantıları vardır ve sorun buradan başlar...

 

“Hız arı nesneler yaratır; kendisi de arı bir nesnedir, çünkü yeri ve yerle ilgili başvuru noktalarını siler; zamanın akışına gidip onu yok eder, kendi nedeninden daha çabuk gidip akışını keserek bu nedeni ortadan kaldırır. Hız sonucun nedene karşı zaferidir, bir anın derinlik olarak zamana karşı zaferidir, yüzeyin ve nesne olma niteliğinin arzunun derinliğine karşı zaferidir. Hız bir ilk alan yaratır ki bu alan ölüme neden olabilir ve tek kuralı ardından hiç iz bırakmamaktır. Unutmanın belleğe karşı zaferi; ilkel, bellek yitimine uğramışçasına esrime. Çölün arı geometrisi içinde arı bir nesnenin yüzeyselliği ve tersine çevrilebilirliği. Araba sürmek nesnelerde, bunları boşaltarak bir tür görünmezlik, saydamlık, enine olma durumu yaratır. Bu, şekillerin bitkinleşmesiyle, bir tür yavaş intihardır, şekillerin yok olmalarının çok hoş bir durumudur. Hız bitkisel değildir; minerale, kristale özgü bir kırılmaya daha yakındır ve zaten bir yıkımın, bir zaman harcamanın olduğu yerdir. Ama belki çekiciliği, çekicilik ancak gizde varsa da yalnızca boşluğun çekiciliğidir. Hız bizi boşluğa alıştırmadan başka bir şey değildir. Devingenliğin artmasının ardında şekillerin devinimsiz bir tersine dönme özlemi. Geometride canlı şekillerin özlemine benzeyen bir özlem.

 

Bununla birlikte burada, bu ülkede bir nükleer dünyanın gitgide büyüyen soyutlaması ile, kökleşmeden değil; köküyle sökülüp atılmadan ileri gelen ilkel, bilinçdışı, önüne geçilmez bir canlılık arasında güçlü bir karşıtlık var. Bu metabolik canlılık sekste, işte olduğu kadar bedenlerde ya da alım satımda da görülüyor. Aslında ABD yeri, teknik üstünlüğü, o hoyratça vicdan rahatlığı ile simülasyona açtığı alanlarda şimdiki en ilkel toplumdur.  Ve insanı büyüleyen şey, bu ülkeyi geleceğin ilkel toplumu olarak; karmaşıklığın, karışıklığın, en büyük izdihamın, korkunç yüzeysel çeşitliliği ile güzel bir alışıklığın toplumu olarak; sonuçları önceden kestirilemeyen, içkinliği bizi hayran bırakan, ama üstünde düşünülecek geçmişi olmayan, dolayısıyla temelden ilkel, tam bir meta sosyal olgu toplumu olarak dolaşmaktır... İlkellik, bizim ötemizde ve uzaktan kendi tinsel, toplumsal ya da ekolojik mantığını fazlasıyla aşan bir dünyanın abartılı, insanlık dışı karakterine geçmiş.”(*)

 

İşte böylesi bir ilkelliği aşılamak istemektedir ABD gücünün yettiği her yere. Ve bu gelişmiş ilkellikte sadece iki ana kategori önemlidir “bizimkiler ve ötekiler” bizimkiler bize ait olan her şeyle uyum içerisinde yaşayanlardır, ötekiler  ise bize ait olan şeylerle uyum içinde olmayıp karşı çıkan hatta karşı çıkmasa bile bizden taraf olmayanlardır. Amerikan rüyası dedikleri aslında amerikanlaşmış bir dünyadır. Yani Amerika’ya ait olanla olmayan (iyi ile kötü)  arasındaki geleneksel savaşta Amerika’ya ait olan (iyinin) karşıtını yenerek zafere ulaşmasıdır Amerikan rüyası. Ancak geçmişi olamayan belleksiz bir toplumun ne denli rüyaları olabilir? Bunun cevabı tabii ki hayırdır! Bilim kurgu adına yapılmış tüm Amerikan fantastik filmlerinde çok açık görmek mümkündür bunu. Amerikan düş gücü, günümüzden 1000 yıl sonrasını tahayyül ederken bile tahayyülünün sınırlarını sadece birkaç yüzyıllık deneyimi olan kendi barbarlığının sınırlarının ötesine taşamaz. Amerikan fantastik sinemasının anlattığı hikayeler neredeyse Amerikanın fethinin ya da Kuzey Güney savaşının hikayesinin tekrarından başka bir şey değildir. Hikayeler aynı olmakla beraber kişi, yer ve zaman  adları değişmektedir hepsi bu. Bunun için Amerikalılar fütürizmi iyi becerirler ama hayal kurmayı asla...

 

Bu noktada amerikan değerlerinin hegemonyasının ötesinde ABD’nin ekonomik, askeri, politik (revaçta olan bir tabirle) imparatorluğuna dokunmak isterim. Amaç dünyanın bütün enerji kaynaklarına sahip olmak ve buna bağlı olarak çok uzak olmayan bir gelecekte küresel imparatorluğunu açıkça ilan etmektir. Bugün ABD’nin “uluslararası topluluğu” ya da küresel savaş karşıtı muhalefete rağmen kendi stratejik amaçları hususunda bu denli aymazca davranması çoğumuza şaşırtıcı geliyor. Çünkü belki de ilk defa herkese ve her şeye rağmen bu strateji doğrultusunda yürümeye devam ediyorlar. Oysa daha önceleri bu tir kritik hususlarda uluslararası yada ulusal bir konsensüs oluşturulmadan ve kamuoyu yönlendirilmeden adım atılmaz idi. Şimdi bunlar es geçiliyor ki, bu şu demek oluyor; “ben artık yeterince güçlüyüm, efendinizim, eğer bana itaat ederseniz, ranttan pay alırsınız. Yok etmezseniz, sizi düşmanlarımın listesine yazarak cezalandırırım.” Evet!  Tastamam budur söylenmek istenen. Mülkiyetin devlet ve mülk sahiplerinin iktidar ilişkileriyle içiçe geçtiği başka bir ülke yok şu yer küre üzerinde.  Orada tüm hukuk ve siyasal kültür toprakların fethi ile toprak sahiplerinin mülkiyet haklarının açık korunmasına yönelik olarak şekillenmiştir. At hırsızlarının asıldığı başka bir ülke biliyor musunuz tarihte? Yerli katliamları, ırkçılık vb. hepsi bir yana bu bile başlı başına bir şeyler anlatabilir bize amerikan sosyo-kültürel normları hakkında. Böylesi sivil ve içselleştirilmiş bir totaliterizm kültünün yaratacağı  toplumsal yapı  doğal olarak amerikanın kısa geçmişinde olan değerlerle yani terör, örgütlü şiddet, fütuhat ve linç kültleriyle dolduracaktır içini...Amerikan mahkemelerindeki “halk jürisi” sanığın suçlu olup olmadığına karar vererek “o anki çoğunluğun” tahakkümünün en önemli hukuki payandalarından biri olmakta ve “vahşi batıdaki” toplumsal linç geleneğini günümüzde de sürdürmektedir. Bu aynı zamanda Avrupa’daki Platon’un  ideal insanlarına toplumun kaderini emanet etmeye yönelik elitizm geleneğine zıt olan populist bir eğilimdir. Bu bakımdan Amerikan demokrasisinin sivil halkı mülkiyet merkezli militarize etme hususunda son derece başarılı olduğunu ve sistemi büyük oranda bunun üzerine bina ettiğini teslim etmek gerekir. Mülkiyetinin güvenliğini oylarıyla seçtiği silahlı milis gücü “SHERIFF” ile hatta zaman zaman para-militer güçlerle sağlayan amerikan çiftçileri, yine kendi seçtikleri halk jürisi ile adalete,  temsilci ve senatörlerle de politikaya müdahale etmişlerdir. Böylelikle amerikan demokrasisi “Temsili Demokrasi”nin varması gereken sonuçlara değin tereddütsüzce vardırılması ve varılan son noktada Avrupa’ya göre çok daha vahşi ve grotesk bir toplumsal tahakküm kültürünün doğmasına neden olmuştur. Vahşiliğine karşın kendi geliştirdiği araçlar olan “çoğunluk, kamuoyu, seçmenler, vergi mükellefleri, medya, vb.” kavramlarla bu vahşetini bir nevi toplumsal kabul derecesine getirdiği ya da meşrulaştırdığı da açıktır.  Teknik olarak mükemmele yakın bir mekanizma yaratarak vahşi tahakkümlerinin simülasyon gücünü katlayarak arttırdıkları ve kaba ama mantıklı militer-popülist demokrasilerini Avrupalılara göre daha iyi bir biçimde totalitarizmle  birleştirerek “hoş” bir senteze ulaşmışlar, bu gelişmiş (progressive) sentez üzerinden ilkel (primitive) bir demokrasi biçimine varmayı başarmışlardır.     

 

Buradan hareketle küresel imparatorluk teşebbüsünün geleneksel kapitalist değerlerin tahakkümünden öte amerikan değerlerinin tahakkümü olarak anlaşılması taraftarıyım. Sol jargonda dillere pelesenk olan anti emperyalizmden anladığın; ABD’nin ve müttefiklerinin askeri politik stratejilerine karşı olmanın ötesinde,  farklı olarak tüm bir kuşatmaya amerikanvari sosyal kültürel davranışlara, tüketim alışkanlıklarına, küresel ekonomik biçimlerine ve akla gelebilecek tüketilmek üzere tabletler halinde üretilmiş her şeylerine  karşı olmak olarak anlıyorum.



_______________________________________________________________

(*) Jean Baudrillard, Amerika ( Ayrıntı Yayınları, Haziran 1996) 


« Önceki :: Sonraki »