< mülksüz şiirler, makaleler, aforizmalar, denemeler - Blogcu




Çalışma saati


ÇALIŞMA SAATİ NE İSTER ADAMDAN?

 

Sabah oluyor çalışma saati işe gitme vakti diyor

Öğlen oluyor ki bu iki çalışma saati arasında tıkınma vakti anlamına geliyor

Sonra yine çalışma saati ;

üfff...sıcak bastırır şekerleme istersin (Latinlerde sisesta vakti)

puff da puff... akşam olur paydos saati der çalışma saati

yani eve gidip dinlenme yarına hazırlanma vaktidir.

Ben muhalifim bu çalışma saatine,

İnsanım ben yaşamak istiyorum yaşamak için,

Çalışmak için yaşamak değil...

Hiçbir şeyi yönetmek istemiyorum yönetilmek de...

Muhalifim arkadaş!

Sabah oluyor tıraş olacağım

aynaya bakıyorum o da ne "aynada çalışma saati"

sıktın be çalışma saati muhalifim sana dedik ya,

tıraş olmaktan da vazgeçip

(anca bu dilden anlarsın diye)

sana kıçımı dönüyorum.

 

(Hehehe şimdi çalışmama vakti.)

Din, otorite, itaat.


DİN, OTORİTE, İTAAT

 

Din ve vicdan özgürlüğü:

 

Din ve vicdan özgürlüğü üzerine biraz düşünecek olursak din'in ve vicdan özgürlüğünün ne olduğunu tanımlayarak işe başlamak tanrı kavramının içeriğinin herhangi bir dinde nasıl doldurulduğundan daha doğru ve önceliklidir diye düşünüyorum.

Şöyle başlayalım; "kurumsal olmayan bir din kurumsallaşmamış din adamı olabilir mi?" Din tamamen kurumsallaşmış toplumsal hayat demek olan "toplum" içinde kurumsallaşmış inançlar ve ritüller bileşkesi olup toplumu vareden toplum içindeki hiyerarşiyi koruyup gözeten yada yeniden üreten kurumsal bir yapıdır. Din hakikatı kendi kelamına uygun olarak açıklayarak bir anlamda felsefeye rakiptir. Avrupada orta çağ boyunca filozofların engizisyon kılıcından çok çekmiş olmaları yada doğuda çeşitli dönemlerde islam sufilerinin bir tür engizisyon denebilecek şeriat hakimleri (kadılar) yüzünden uğramadıkları zulmün kalmaması neredeyse vakayı adiyeden idi.

 

Vicdan özgürlüğü ; insanın kendi algısı içinde doğru olduğuna inandığı şeyleri söyleyemekten önce düşünebilmesi, bunu düşünmekten düşüncesini kendi sonuçlarına vardırmakta bir beis görmemesi, bir düşüncesini ve eylemini kendi iç aklıyla onaylamaması yada bundan rahatsızlık duyması durumunda bunu kendi iç sesi ile kendisine söyleyebilmesi halidir.

 

Din'i din yapan en büyük etmen söyleminin buyurgan olması günah-sevap ikilemi içerisinde toplumsal hayatı düzenlemeye çalışması bunun sürekliliği için günlük hayatta kurumsallaşarak bir ruhban sınıfı aracılığıyla dinin hükümlerinin toplum tarafından çiğnenmesini engellemeye çalışmasıdır. Bir inancın din olabilmesi için toplumsal yaşamı düzenleme iddaası taşıması ve vicdan özgürlüğü yerine kutsalın kelamını (tanrının buyruklarını) koyarak kişiyi kendi aklına ve vicdanına yabancılaştırmasıdır. Özellikle tek tanrılı dinlerde insan günaha eğilimli ve tanrının buyrukları olmadan hata yapmaya çok açık olup yeterince olgunlaşamamış bir canlı türüdür. Onun olgunlaşması erginleşmesi için tanrının kutsal buyruklarına itaat etmesi gerekmektedir. İşte tam da burada yani tanrının buyurgan siuleti ile birlikte itaat kavramı ortaya çıkar. Ergin olmayan insan türü erginleşme ve olgunlaşma (tanrı zaten ergindir) için ki bu tanrıya yaklaşma anlamına da gelir, tanrının kutsal kelamına kulak asmalı onun buyruklarına itaat etmelidir. Hristiyanlıkta isa'nın felsefesi günahkar ve husursuz insanın inanca tam bir teslimiyet ile günahtan kurtulabileceği ve huzuru bulabileceği anlayışına dayanırken islamiyetin kendisi müslüman (teslim olan) ların allaha teslim olması ve onun kulluğunu kabul etmeleri üzerine bina edilmiştir. Yani islam inancı daha baştan tanrı (efendi) karşısında kulluk (kölelik) diyalektiğinin önkabulu üzerine inşa edilmiştir. Uygarlık dışı yabanıl hayatta bile inançlar ortak ritüellerle toplumsal yaşamın ortak paydası haline gelmeye başlarsa ve topluluk üyelerinin bu ritüellere katılması bir giderek zorunluluk haline gelirse burada kurumsallaşma artık başlıyor giderek kalkerleşen bir toplum formatı topluluğun diğer üyelerine dayatılıyor demektir. Oysa inanç toplulukta ortak arzu ve çoşku ile bir neşeye büründürüldüğü ve topluluk üyelerinin buna katılması bir zorunluluk teşkil etmediği sürece ortada kurumsallaşmadan ve bir dinden söz edilmez.

 

Din ve İdeoloji:

 

Din de tıpkı devlet gibi kendini varettikten sonra yitip gitme refleksine bağlı olarak kendini tehdit eden yada etmemişse bile tehdit edebilecek her türlü etkene karşı savunma yada saldırı durumunda olan kendisini vareden din adamlarının üstünde ve onlara yabancı olup hakikatı kendi tekeline alma çabasında olan bir kurum bir aygıttır. Dinsel ideoloji, teoloji (din felsefesi) tarafından din kurumunun varlığı ve ebediliği saiki ile kutsal emir formatında yeniden üretilerek insanlara bu emirlere itaat etmeleri önerilir. Devletçi ideolojiler ise devletin varlığını, bölünmezliği ve ebediyetini belirterek bunu her alanda yeniden üretirler. Burada da amaç yurttaşlara yada tebaaya devlete ve onun emirleri olan kanunlarına bağlı kalınmasını (itaatı) önermektir.

 

İnanç, vicdan, düşünce metodolojisi, özgür ve doğrudan eylem anarşiye içkin kavramlar iken din, ahlak, ideoloji ve devlet anarşiye yabancı kabul edilemez reddedilesi olgulardır.

 

Din'de tasavvuf ve heterodoksi;

 

Buraya kadar söylediklerimde din konusunda kurumlaşmanın asıl temeli oluşturduğu çok açık. Bu bağlamda örnek olarak ele alacağımız bir Zen düşüncesini bir dinden çok bir hakikat felsefesi ve insanın kendisi olması kendi yolunu aramasına dair bir olumlu yöntem olarak değerlendirmekte yarar var. Genel olarak islamda tasavvuf din içinde bir yönelim olarak değerlendirilmekle birlikte bana göre islamda olsun hristiyanlıkta olsun tasavvuf yine bir hakikat yolu, inananların hakikat felsefesi olarak dinin kurumlaşmış kalıplarından çıkmanın (böylece merkezci anlayışa göre; dinden de çıkmanın, ortodoks islamın yada hristiyanlığın tabiriyle bir sapkınlık olduğu) kendi yolunu kendi hakikatini bulmanın bir yöntemidir. Kaldı ki, din felsefeye yaklaştığı oranda kendi içinde sarsılır din olmaktan uzaklaşır. Bu durum ise bireyin kendi hakikatini bulmasının yolunun önünün açılması demektir. Zen felsefesinin özü kişinin kendi yolunu arayarak olgunlaşması erginleşmesidir. Böyle bir duruşa zaten özgürlükçü bir felsefe açısından itiraz edilemez. İslam ve hristiyanlık gibi tek tanrılı dinler zen düşüncesine göre merkezdeki buyurgan tanrı figürü yüzünden tasavvufi açılımlara daha az müsaittirler. Ancak bu bile tasavvufun ve heterodoksinin gerek islamda gerekse hristiyanlıkta kendisine etki alanları bulmasını hiçbir zaman engelleyememiştir ama ne pahasına..? Diye sormak da gerekir. Tarihte merkezi ruhani otoritelere karşı çıkarak din ile felsefeyi birleştirmeye çalışan sufilerin sık sık büyük saldırı ve katliamlara uğraması pahasına... Din de tıpkı ahlak gibi toplumu düzenleme hale yola sokma iddaasını otoriter bir söylemi benimsemeden yapamaz. Ahlak bu işi akla vicdana ve geleneğe sığınarak yaparken/ yapmaya çalışırken din akıldışına, metafiziğe dayanarak yapmaya çalışır. Ahlakın yetersiz kaldığı noktada din, dinin yetersiz kaldığı noktada ahlak ve gelenekler devreye girer.

 

Tüm bunların ışığında, dini özgürleştirmeye çalışmak yerine dini olamayan bir inanç felsefesi ortaya koymak daha tutarlı bir çabadır diye düşünüyorum.

 

Son olarak, ideoloji ile teolojinin ilişkisini doğru anlayabilmek için ideoloji ile teoloji (din felsefesi) arasında kesişme noktalarını doğru tesbit etmek gerekir. Kesişme dinin felsefeyi ideoloji olmaya zorlamasından kalıplaşmış çözümlerle hayatı dine göre düzenleme çabasından kaynaklanır. Kavramsal olarak ideoloji ile teoloji birbirinden farklı olmakla birlikte skolastik felsefe de düşüncenin ideolojiye yaklaştığı kadar teolojide de dinin otoriter etkileriyle teoloji ideolojiye yaklaşır.

Anti amerikanizm mi? Evet!


ANTİ AMERİKANİZM Mİ? EVET!

 

ABD’de 11 Eylül 2001 günü olanlardan sonra tüm dünyada her şey daha bir hızlı gelişmeye başladı. Bizler Türkiye gibi bir uçbeyliğinde yaşıyor olmakla belki de herkesten fazla olarak yakıcı dünya gündeminin yükünü sırtımızda hissetmekle kalmıyoruz, aynı zamanda dünyanın gidişatı hakkında bir bakıma daha çok gözlem yapma olanağına sahip oluyoruz. Adeta bir milada dönüşen 11 Eylül terör eyleminden sonra ABD merkezli yoğun bir karşı saldırı kampanyasının başladığını ve kampanyanın varolan uluslararası statükonun dengelerinin ABD lehine bozulması, dahası  ABD merkezli yeni bir dünya düzeni tesisi girişimi olduğunu görmek için öyle uzman olmak filan da gerekmiyor. ABD kendi küresel otoritesini tesis yolunda önünde engel olarak gördüğü düşmanlarını teker teker cezalandırıyor. Dün hedef Afganistan’dı, bugün Irak, yarın Kuzey Kore, daha sonra İran...her şey çok aleni... Eğer bu merhaleler kazasız belasız atlatılırsa ondan sonra sıra küresel jandarmalık rolüne talip olabilecek Almanya-Fransa eksenli Avrupa, Çin vb. potansiyel rakiplere gelecektir. Senaryolar yazılmış, şimdi “az zeki cowboy” Mr. Bush’un rejisinde sahneye konulmaya çalışılıyor. Bir bakıma ABD merkezli olarak yeni bir dünya tarihi yazılmaya çalışılıyor. Önümüzdeki süreç rejinin ne denli başarılı olacağını göstereceği gibi bu başarı aynı zamanda anti-amerikan olsun olmasın ABD dışı dinamiklerin bu senaryoda kendilerine biçilen figüranlık  rolünü ne denli (artık out olan bir tabirle) içlerine sindirebildiklerini gösterecektir. Ben kendi adıma bu rejinin en azından baştan öngörüldüğü şekilde sahnelenebileceği konusunda kuşkuluyum. Dahası oyun başladıktan sonra rol çalabilecek, hesapta olmayan bazı figüranların ortaya çıkabileceğini (CIA dahil bazı amerikan çevrelerinin de öngördüğü pandoranın kutusunun açılması varsayımı...) ve beklenmeyen bazı gelişmelerin birbirini tetikleyebileceğini, hatta bunun bütün bir dünya coğrafyasına yayılma olasılığı bulunduğunu kuvvetle hesaba katmak gerektiğini dahi düşünüyorum. Küçük Bush’un “cesaretine” bakınca bazen şaşırasımız geliyor ve bu küçük adamın böyle “büyük” işlere kalkışmasına neredeyse “hayranlık”(!) duyacağımız geliyor...ne var ki aslında yapılan, tüm hollywood yapımı filmlerde de sıkça vurgulandığı gibi bir planın parçası... Adamın ne zaman ne söyleyeceği ve söyleyeceklerini hangi mimik ve ifadelerle vurgulayacağı bile senaryoda yazılı....abartmıyorum...Geçenlerde küçük Bush “ulusa sesleniş” konuşmasını yapmadan önce; aşağı yukarı neler söyleyeceği zaten medyaya  “sızdırılmıştı”, belki de bunun rahatsızlığıyla hazret konuşmasına dramatik bir görünüm vermek için son sözlerini son derece ciddi bir ifade ile vurgulayarak söyledi “GAME OVER” yani oyun bitti! Bense bunu izlerken gülmekten katılabilirdim...hakikaten çok komikti...Amerikalıların ne denli planlamayı ve organizasyonu seven bir millet olduklarını ilk kez çocukluğumda o küçük aklımla kavramaya başlamıştım desem inanan olur mu? Nasıl mı? Bakınız broadway müzikallerine,  sözgelimi hiç Esther Williams filmi izlediniz mi? Oradaki abartıdan ihtişamdan etkilenmemek mümkün mü? (Bundan o dönem ki Sovyet sinemasının dahi etkilendiğini ve alternatif müzikal filmler yapıldığını biliyoruz.)  Sahnede yüzlerce figüran görürsünüz, orada hepsi senkronize bir biçimde bir şeyler yaparlar, bu arada devasa teknolojik desteği ve organizasyonun insan ve teknolojiyi nasıl içiçe geçirdiğini görürsünüz. Yani yalnızca 007 filmlerinde değil daha estetik kaygılarla yapılan müzikallerde de teknoloji insanın “emrindedir”. Ve bu teknolojinin gücünün ve ihtişamının altı mutlaka çizilir. 

 

Şimdi yine başa dönelim  11 Eylül’den sonraki gelişmelerin son derece hızlı yaşanmaya  başladığından söz etmiştim...bizler her ne kadar alışık olmasak da.  Amerikan hayatında bu hız son derece bildik ve alışıldık bir şeydir. Amerikalılar hızlı yaşamayı severler çünkü bu onların tarzıdır...Ama bu kadarla kalsalar iyi bir de bu hıza tüm dünyayı eriştirmek ya da esir etmek gibi bir saplantıları vardır ve sorun buradan başlar...

 

“Hız arı nesneler yaratır; kendisi de arı bir nesnedir, çünkü yeri ve yerle ilgili başvuru noktalarını siler; zamanın akışına gidip onu yok eder, kendi nedeninden daha çabuk gidip akışını keserek bu nedeni ortadan kaldırır. Hız sonucun nedene karşı zaferidir, bir anın derinlik olarak zamana karşı zaferidir, yüzeyin ve nesne olma niteliğinin arzunun derinliğine karşı zaferidir. Hız bir ilk alan yaratır ki bu alan ölüme neden olabilir ve tek kuralı ardından hiç iz bırakmamaktır. Unutmanın belleğe karşı zaferi; ilkel, bellek yitimine uğramışçasına esrime. Çölün arı geometrisi içinde arı bir nesnenin yüzeyselliği ve tersine çevrilebilirliği. Araba sürmek nesnelerde, bunları boşaltarak bir tür görünmezlik, saydamlık, enine olma durumu yaratır. Bu, şekillerin bitkinleşmesiyle, bir tür yavaş intihardır, şekillerin yok olmalarının çok hoş bir durumudur. Hız bitkisel değildir; minerale, kristale özgü bir kırılmaya daha yakındır ve zaten bir yıkımın, bir zaman harcamanın olduğu yerdir. Ama belki çekiciliği, çekicilik ancak gizde varsa da yalnızca boşluğun çekiciliğidir. Hız bizi boşluğa alıştırmadan başka bir şey değildir. Devingenliğin artmasının ardında şekillerin devinimsiz bir tersine dönme özlemi. Geometride canlı şekillerin özlemine benzeyen bir özlem.

 

Bununla birlikte burada, bu ülkede bir nükleer dünyanın gitgide büyüyen soyutlaması ile, kökleşmeden değil; köküyle sökülüp atılmadan ileri gelen ilkel, bilinçdışı, önüne geçilmez bir canlılık arasında güçlü bir karşıtlık var. Bu metabolik canlılık sekste, işte olduğu kadar bedenlerde ya da alım satımda da görülüyor. Aslında ABD yeri, teknik üstünlüğü, o hoyratça vicdan rahatlığı ile simülasyona açtığı alanlarda şimdiki en ilkel toplumdur.  Ve insanı büyüleyen şey, bu ülkeyi geleceğin ilkel toplumu olarak; karmaşıklığın, karışıklığın, en büyük izdihamın, korkunç yüzeysel çeşitliliği ile güzel bir alışıklığın toplumu olarak; sonuçları önceden kestirilemeyen, içkinliği bizi hayran bırakan, ama üstünde düşünülecek geçmişi olmayan, dolayısıyla temelden ilkel, tam bir meta sosyal olgu toplumu olarak dolaşmaktır... İlkellik, bizim ötemizde ve uzaktan kendi tinsel, toplumsal ya da ekolojik mantığını fazlasıyla aşan bir dünyanın abartılı, insanlık dışı karakterine geçmiş.”(*)

 

İşte böylesi bir ilkelliği aşılamak istemektedir ABD gücünün yettiği her yere. Ve bu gelişmiş ilkellikte sadece iki ana kategori önemlidir “bizimkiler ve ötekiler” bizimkiler bize ait olan her şeyle uyum içerisinde yaşayanlardır, ötekiler  ise bize ait olan şeylerle uyum içinde olmayıp karşı çıkan hatta karşı çıkmasa bile bizden taraf olmayanlardır. Amerikan rüyası dedikleri aslında amerikanlaşmış bir dünyadır. Yani Amerika’ya ait olanla olmayan (iyi ile kötü)  arasındaki geleneksel savaşta Amerika’ya ait olan (iyinin) karşıtını yenerek zafere ulaşmasıdır Amerikan rüyası. Ancak geçmişi olamayan belleksiz bir toplumun ne denli rüyaları olabilir? Bunun cevabı tabii ki hayırdır! Bilim kurgu adına yapılmış tüm Amerikan fantastik filmlerinde çok açık görmek mümkündür bunu. Amerikan düş gücü, günümüzden 1000 yıl sonrasını tahayyül ederken bile tahayyülünün sınırlarını sadece birkaç yüzyıllık deneyimi olan kendi barbarlığının sınırlarının ötesine taşamaz. Amerikan fantastik sinemasının anlattığı hikayeler neredeyse Amerikanın fethinin ya da Kuzey Güney savaşının hikayesinin tekrarından başka bir şey değildir. Hikayeler aynı olmakla beraber kişi, yer ve zaman  adları değişmektedir hepsi bu. Bunun için Amerikalılar fütürizmi iyi becerirler ama hayal kurmayı asla...

 

Bu noktada amerikan değerlerinin hegemonyasının ötesinde ABD’nin ekonomik, askeri, politik (revaçta olan bir tabirle) imparatorluğuna dokunmak isterim. Amaç dünyanın bütün enerji kaynaklarına sahip olmak ve buna bağlı olarak çok uzak olmayan bir gelecekte küresel imparatorluğunu açıkça ilan etmektir. Bugün ABD’nin “uluslararası topluluğu” ya da küresel savaş karşıtı muhalefete rağmen kendi stratejik amaçları hususunda bu denli aymazca davranması çoğumuza şaşırtıcı geliyor. Çünkü belki de ilk defa herkese ve her şeye rağmen bu strateji doğrultusunda yürümeye devam ediyorlar. Oysa daha önceleri bu tir kritik hususlarda uluslararası yada ulusal bir konsensüs oluşturulmadan ve kamuoyu yönlendirilmeden adım atılmaz idi. Şimdi bunlar es geçiliyor ki, bu şu demek oluyor; “ben artık yeterince güçlüyüm, efendinizim, eğer bana itaat ederseniz, ranttan pay alırsınız. Yok etmezseniz, sizi düşmanlarımın listesine yazarak cezalandırırım.” Evet!  Tastamam budur söylenmek istenen. Mülkiyetin devlet ve mülk sahiplerinin iktidar ilişkileriyle içiçe geçtiği başka bir ülke yok şu yer küre üzerinde.  Orada tüm hukuk ve siyasal kültür toprakların fethi ile toprak sahiplerinin mülkiyet haklarının açık korunmasına yönelik olarak şekillenmiştir. At hırsızlarının asıldığı başka bir ülke biliyor musunuz tarihte? Yerli katliamları, ırkçılık vb. hepsi bir yana bu bile başlı başına bir şeyler anlatabilir bize amerikan sosyo-kültürel normları hakkında. Böylesi sivil ve içselleştirilmiş bir totaliterizm kültünün yaratacağı  toplumsal yapı  doğal olarak amerikanın kısa geçmişinde olan değerlerle yani terör, örgütlü şiddet, fütuhat ve linç kültleriyle dolduracaktır içini...Amerikan mahkemelerindeki “halk jürisi” sanığın suçlu olup olmadığına karar vererek “o anki çoğunluğun” tahakkümünün en önemli hukuki payandalarından biri olmakta ve “vahşi batıdaki” toplumsal linç geleneğini günümüzde de sürdürmektedir. Bu aynı zamanda Avrupa’daki Platon’un  ideal insanlarına toplumun kaderini emanet etmeye yönelik elitizm geleneğine zıt olan populist bir eğilimdir. Bu bakımdan Amerikan demokrasisinin sivil halkı mülkiyet merkezli militarize etme hususunda son derece başarılı olduğunu ve sistemi büyük oranda bunun üzerine bina ettiğini teslim etmek gerekir. Mülkiyetinin güvenliğini oylarıyla seçtiği silahlı milis gücü “SHERIFF” ile hatta zaman zaman para-militer güçlerle sağlayan amerikan çiftçileri, yine kendi seçtikleri halk jürisi ile adalete,  temsilci ve senatörlerle de politikaya müdahale etmişlerdir. Böylelikle amerikan demokrasisi “Temsili Demokrasi”nin varması gereken sonuçlara değin tereddütsüzce vardırılması ve varılan son noktada Avrupa’ya göre çok daha vahşi ve grotesk bir toplumsal tahakküm kültürünün doğmasına neden olmuştur. Vahşiliğine karşın kendi geliştirdiği araçlar olan “çoğunluk, kamuoyu, seçmenler, vergi mükellefleri, medya, vb.” kavramlarla bu vahşetini bir nevi toplumsal kabul derecesine getirdiği ya da meşrulaştırdığı da açıktır.  Teknik olarak mükemmele yakın bir mekanizma yaratarak vahşi tahakkümlerinin simülasyon gücünü katlayarak arttırdıkları ve kaba ama mantıklı militer-popülist demokrasilerini Avrupalılara göre daha iyi bir biçimde totalitarizmle  birleştirerek “hoş” bir senteze ulaşmışlar, bu gelişmiş (progressive) sentez üzerinden ilkel (primitive) bir demokrasi biçimine varmayı başarmışlardır.     

 

Buradan hareketle küresel imparatorluk teşebbüsünün geleneksel kapitalist değerlerin tahakkümünden öte amerikan değerlerinin tahakkümü olarak anlaşılması taraftarıyım. Sol jargonda dillere pelesenk olan anti emperyalizmden anladığın; ABD’nin ve müttefiklerinin askeri politik stratejilerine karşı olmanın ötesinde,  farklı olarak tüm bir kuşatmaya amerikanvari sosyal kültürel davranışlara, tüketim alışkanlıklarına, küresel ekonomik biçimlerine ve akla gelebilecek tüketilmek üzere tabletler halinde üretilmiş her şeylerine  karşı olmak olarak anlıyorum.



_______________________________________________________________

(*) Jean Baudrillard, Amerika ( Ayrıntı Yayınları, Haziran 1996) 


ben yaratıcıyım!.



Ey Okur!

 

Eğer bu yayın organını satın almış ya da eline geçirmişsen, sayfalarını karıştırırken bu satırlara gözünün takılma ihtimali var demektir. İşte o ihtimal gerçekleşir de, bu yazıyı okumaya başlarsan, bu satırlarının yazarının sana söyleyecek sözleri olduğunu ama bu sözlerin sende de varolan benzer kaygıların bir ifadesi olmaktan ve bir yayın organında derli toplu ifade edilip basılmış olmaktan başka bir değer taşımadığını göreceksin. Bunu peşinen bil ve öyle oku bu yazıyı.

 

Çünkü bu, satırların yazarı  ben yaratıcıyım demekten korkmuyor. Yaratıcılığın ne kimsenin önüne dikilen bir engel olabileceğini ne de birilerini rahatsız edebileceğini düşünmek istemiyor. Çünkü o, yaratıcılığın kimsenin tekelinde olmadığını, bilim adamı, aydın, sanatçı, şair, vs. bir kimliğe sahip olmasa da yaratıcı olabileceğini biliyor. Çünkü o, "ben yaratıcıyım" demenin ben şahaneyim demekle aynı şey olmadığını, tersine kendi yaratıcılığına olan özgüveni ifade ettiğini ve bunun  "ben yaratıcıyım, çünkü sen de yaratıcısın" anlamına geldiğini düşünüyor. Kendindeki yaratıcı enerjiyi hisseden her insanın bir süre sonra ya "made in yaratıcı" patenti alarak "toplumsal yaratıcılık" kurumlarınca onaylanmak (seçkinler katında yerini almak) ya da kendi yaratıcı potansiyelini inkar edip bu işi "erbablarına" bırakarak toplumsal işbölümü içinde kendisine layık görülen (memur, işçi, erkek, kadın, anne, esnaf, tacir, vs. gibi) "yaratıcı olmayan" kimliklerden birine razı olmak, seçimiyle karşı karşıya kalacağını, ama hiçbir zaman  bu ikisinden birini seçmek zorunda olmadığını, bu ikisinden birini seçmenin aslında aynı şeyi seçmek demek olduğunu düşünüyor. Çünkü diyor, kendi yaratıcılığından vazgeçmiş birinin bir başka yaratıcıya duyduğu hayranlığın ve ona verdiği değerin ne anlamı olabilir?  Bir yaratıcının yaratıcılığını iyi anlayabilmek için, onun yaratımını kendi içinde yeniden ortaya koyabilecek, başka yaratıcılara ihtiyaç vardır. Benim doğrularımı ve yaratıcılığımı ancak başka yaratıcılar anlayabilir, kullar değil. Kullar yaratıcıyı yüceltir ve alkışlarlar, ama onların değersiz yargıları ve anlamadan koparttıkları alkışları, yaratıcıya kıvanç değil tiksinti verebilir. Nietzsche’nin dediği gibi; "yoldaşlar ister yaratıcı ve hasat arkadaşları..."

 

Ben yaratıcıyım, çünkü: Binlerce yıldan beridir birilerinin; benim, senin, onun yaratıcılığını söndürmeye çalıştığını, biricik varoluş nedenimizi elimizden alıp bizleri kullaştırmaya çalıştığının farkındayım. Hep aynı oyun oynanıyor.

 

Önce benim yaratıcı çabalarım, faaliyetlerim görmezden geliniyor. Eğer bıkmaz da yaratmaya devam edersem, dudak büküp küçümsemeye başlıyorlar. Ben gerçekten kararlı isem ve buna da pabuç bırakmıyorsam bu kez doğrudan hücuma geçiyor ve yerden yere vuruyorlar beni. Tabii bu arada istemeden kaale almış oluyorlar. Dikkatler üstüme çekilmiş oluyor.Ben yine de yılmadan yaratmaya devam ediyorsam, üstüme yönelmiş dikkatleri etkileme şansım oluyor. Bu defa beni yıldıramayacaklarını anlamaya başlıyor ve geleneksel uysal-kul davranışları göstermediğimi fark ediyorlar. Bu durumda yapılacak tek bir şey kalıyor; bana sahip çıkıp beni aralarına almak ve çabucak ‘öteki’ kullardan  soyutlamak.

 

Çünkü böylesi bir konumda olmak ve aralarına kabul edilmemek en büyük tehlikedir onların geleceği için. Bana bakıp öteki kullar da kendilerini yaratıcı ‘sanmaya’ başlayabilirler. Düşünebiliyor musunuz?   Herkesin yaratıcı olduğu bir dünyada tanrıların ne önemi kalır? Çarçabuk bir törenle "made in yaratıcı" yaftası boynuma asılır, gözlerim kamaştırılmaya çalışılır. Artık boynumdaki yaftamla gerine gerine dolaşabilirim kullar dünyasında. Çünkü bu dünyanın tanrılarından biriyimdir ve hem benim yaratıcılığım hem de düzen kurtulmuştur. Yani ne şiş yanmıştır ne kebap. Ya sen, o, ötekiler ne olmuştur, ne olacaktır? Benimle onların dünyası ayrıdır artık ve eğer yanıma gelmek isterlerse aynı çileli yollardan geçmek zorundadırlar. Ve kendi yaratıcılıklarını kurtarmak istiyorlarsa, sistemi de kurtarmak zorundadırlar.

 

Ey okur!

 

"Ben yaratıcıyım"  diyen bu satırların yazarı, senin de aynı sözleri söylemeni istiyor. O bunu söylerken, asla "ben yaratıcıyım çünkü başkaları yaratıcı değil" demek istemiyor. O sadece kendindeki yaratıcı potansiyele sahip çıkıyor ve başkalarının yaratıcılıklarını yargılama hakkını kendinde görmüyor. Senin yaratıcı olman ve bunu ortaya koyman onu mutlu edecektir. "İşte kendini ve yaratıcılığı savunan bir yoldaş" diye düşünecektir. Bu yüzden onun yaratıcı olması da seni rahatsız etmesin. Şunu unutma ki, siz asla rakip değilsiniz. Yaratının tanıdığı tek rekabet duygusu, kişinin kendisiyle olan rekabetidir. Seni başkalarıyla yarıştırmak isteyenler daima olacaktır, ama sen bu tür kategorilendirmelere yüz verme. Sen kendini bilirsin, başkalarının  övgüleri de yergileri de hiçbir zaman tek başına ölçü değildir. Sen yarattın mı onun hazzını zaten duyacaksındır. Dostlarının eleştirilerini mutlaka dinle ama yine de doğru bildiğini yap. Çünkü ne yapman gerektiğini, asla başkası söyleyemez sana. Onu ancak sen bulursun.

 

Bu sana bir çağrıdır. Ey okur!

 

Kendindeki yaratıcılığa sahip çıkmak istiyorsan, seni yaratımdan yoksun bırakmak isteyenleri bir an bile unutma, onlarla mücadele et, uzlaşma. Senin yaratıcılığını onlara kabul ettirme kaygısı  gütme sakın. Onlar zaten kabul edeceklerdir. Eğer onlara bunu kabul ettirmeye çalışırsan, onların senin üstündeki "tanrı" konumunu kabul etmiş olursun. Ve bir gün boynuna "made in yaratıcı" yaftası asarak seni taltif etmeye kalktıklarında, onları reddetme cesaretini kendinde bulamayabilirsin. Bu yüzden tanrı olma, yaratıcı ol! Kul olma insan ol! İnsan ol ki, hayata tanrılar katından değil, ölümlüler arasından bak!  Seni besleyecek olan hayattır. Ve hayatın içinden al ki, hayata verebilesin yani yaratabilesin. Boynuna asmak isteyecekleri "made in yaratıcı" yaftasını yere fırlat! Fırlat ki onların boyunlarındaki yaftalar da sarsılsın, değersizleşsin! Yaftasız yaratıcı ol! Ki insanın ne kadar yaratıcı olabileceğini dost-düşman görsün.Unutma ki insan yaratımla bütünleştikçe, tanrılar değersizleşecek ama insanlar yücelecektir. Yaratımlarla örülmüş yaşamlar, estetiği"sanat" gibi sınırlı ve kapalı kutulardan çıkarıp hayatın tüm yüzeylerine yayacaktır.

 

Haydi öyleyse!

 

Yaratıcılığına sahip çık!

 

Yaşamını yaratıcı kıl, yaşamına sahip çık!

 

Seni bana, beni diğerine yabancılaştıracak olan rüşvetleri kabul etme!

 

Yaratıcılığını kurtar, sistemi kurtarma!

 


(Not: bu yazı çok önceleri "damar" adlı edebiyat dergisi için yazılmış olup orada yayınlanması uygun görülmemiş olup daha sonra "ateş hırsızı" ve "imlasız" dergilerinde  yayınlamıştır)

Hepimiz birer piçiz!



Dur gitme desem

komik olmaktan korkarım,

ölmeye değecek birşey yok; desem

öğüt vermekten korkarım

anlamlı bir şeyler demeye kalksam

saçmalamaktan korkarım

tek bildiğim şu

hepimiz bir hiçiz!

tıpkı anlamsız hayat gibi

ve kimse için ölmeye değmez

kendimiz için bile.

(annelerin ninnilerinden,

spikerin okuduğu habere kadar)

bugünlerde

hepimiz mehmetiz!

(Maholara selam olsun)

ne kadar yalnızız bir bilsen

yalnızlık allaha mahsussa

enel hak!

kardeşim


korkma de!

yalnızlık insana mahsus

karabasanlar basıyor

sokaklarda marşlar söyleniyor

üstelik sevgilim de terk etti

iğfal ediyor devlet bizi

kimliğimi yitirdim

kayıtlarım silinmiş

gözyaşlarım kurumuş

anlıyorum;

hepimiz birer piçiz!

 

(geceleri uyuyamayanlara adanmıştır)

 

(26.10.2007)

« Önceki :: Sonraki »