



ANTİ AMERİKANİZM Mİ? EVET!
ABD’de 11 Eylül 2001 günü olanlardan sonra tüm dünyada her şey daha bir hızlı gelişmeye başladı. Bizler Türkiye gibi bir uçbeyliğinde yaşıyor olmakla belki de herkesten fazla olarak yakıcı dünya gündeminin yükünü sırtımızda hissetmekle kalmıyoruz, aynı zamanda dünyanın gidişatı hakkında bir bakıma daha çok gözlem yapma olanağına sahip oluyoruz. Adeta bir milada dönüşen 11 Eylül terör eyleminden sonra ABD merkezli yoğun bir karşı saldırı kampanyasının başladığını ve kampanyanın varolan uluslararası statükonun dengelerinin ABD lehine bozulması, dahası ABD merkezli yeni bir dünya düzeni tesisi girişimi olduğunu görmek için öyle uzman olmak filan da gerekmiyor. ABD kendi küresel otoritesini tesis yolunda önünde engel olarak gördüğü düşmanlarını teker teker cezalandırıyor. Dün hedef Afganistan’dı, bugün Irak, yarın Kuzey Kore, daha sonra İran...her şey çok aleni... Eğer bu merhaleler kazasız belasız atlatılırsa ondan sonra sıra küresel jandarmalık rolüne talip olabilecek Almanya-Fransa eksenli Avrupa, Çin vb. potansiyel rakiplere gelecektir. Senaryolar yazılmış, şimdi “az zeki cowboy” Mr. Bush’un rejisinde sahneye konulmaya çalışılıyor. Bir bakıma ABD merkezli olarak yeni bir dünya tarihi yazılmaya çalışılıyor. Önümüzdeki süreç rejinin ne denli başarılı olacağını göstereceği gibi bu başarı aynı zamanda anti-amerikan olsun olmasın ABD dışı dinamiklerin bu senaryoda kendilerine biçilen figüranlık rolünü ne denli (artık out olan bir tabirle) içlerine sindirebildiklerini gösterecektir. Ben kendi adıma bu rejinin en azından baştan öngörüldüğü şekilde sahnelenebileceği konusunda kuşkuluyum. Dahası oyun başladıktan sonra rol çalabilecek, hesapta olmayan bazı figüranların ortaya çıkabileceğini (CIA dahil bazı amerikan çevrelerinin de öngördüğü pandoranın kutusunun açılması varsayımı...) ve beklenmeyen bazı gelişmelerin birbirini tetikleyebileceğini, hatta bunun bütün bir dünya coğrafyasına yayılma olasılığı bulunduğunu kuvvetle hesaba katmak gerektiğini dahi düşünüyorum. Küçük Bush’un “cesaretine” bakınca bazen şaşırasımız geliyor ve bu küçük adamın böyle “büyük” işlere kalkışmasına neredeyse “hayranlık”(!) duyacağımız geliyor...ne var ki aslında yapılan, tüm hollywood yapımı filmlerde de sıkça vurgulandığı gibi bir planın parçası... Adamın ne zaman ne söyleyeceği ve söyleyeceklerini hangi mimik ve ifadelerle vurgulayacağı bile senaryoda yazılı....abartmıyorum...Geçenlerde küçük Bush “ulusa sesleniş” konuşmasını yapmadan önce; aşağı yukarı neler söyleyeceği zaten medyaya “sızdırılmıştı”, belki de bunun rahatsızlığıyla hazret konuşmasına dramatik bir görünüm vermek için son sözlerini son derece ciddi bir ifade ile vurgulayarak söyledi “GAME OVER” yani oyun bitti! Bense bunu izlerken gülmekten katılabilirdim...hakikaten çok komikti...Amerikalıların ne denli planlamayı ve organizasyonu seven bir millet olduklarını ilk kez çocukluğumda o küçük aklımla kavramaya başlamıştım desem inanan olur mu? Nasıl mı? Bakınız broadway müzikallerine, sözgelimi hiç Esther Williams filmi izlediniz mi? Oradaki abartıdan ihtişamdan etkilenmemek mümkün mü? (Bundan o dönem ki Sovyet sinemasının dahi etkilendiğini ve alternatif müzikal filmler yapıldığını biliyoruz.) Sahnede yüzlerce figüran görürsünüz, orada hepsi senkronize bir biçimde bir şeyler yaparlar, bu arada devasa teknolojik desteği ve organizasyonun insan ve teknolojiyi nasıl içiçe geçirdiğini görürsünüz. Yani yalnızca 007 filmlerinde değil daha estetik kaygılarla yapılan müzikallerde de teknoloji insanın “emrindedir”. Ve bu teknolojinin gücünün ve ihtişamının altı mutlaka çizilir.
Şimdi yine başa dönelim 11 Eylül’den sonraki gelişmelerin son derece hızlı yaşanmaya başladığından söz etmiştim...bizler her ne kadar alışık olmasak da. Amerikan hayatında bu hız son derece bildik ve alışıldık bir şeydir. Amerikalılar hızlı yaşamayı severler çünkü bu onların tarzıdır...Ama bu kadarla kalsalar iyi bir de bu hıza tüm dünyayı eriştirmek ya da esir etmek gibi bir saplantıları vardır ve sorun buradan başlar...
“Hız arı nesneler yaratır; kendisi de arı bir nesnedir, çünkü yeri ve yerle ilgili başvuru noktalarını siler; zamanın akışına gidip onu yok eder, kendi nedeninden daha çabuk gidip akışını keserek bu nedeni ortadan kaldırır. Hız sonucun nedene karşı zaferidir, bir anın derinlik olarak zamana karşı zaferidir, yüzeyin ve nesne olma niteliğinin arzunun derinliğine karşı zaferidir. Hız bir ilk alan yaratır ki bu alan ölüme neden olabilir ve tek kuralı ardından hiç iz bırakmamaktır. Unutmanın belleğe karşı zaferi; ilkel, bellek yitimine uğramışçasına esrime. Çölün arı geometrisi içinde arı bir nesnenin yüzeyselliği ve tersine çevrilebilirliği. Araba sürmek nesnelerde, bunları boşaltarak bir tür görünmezlik, saydamlık, enine olma durumu yaratır. Bu, şekillerin bitkinleşmesiyle, bir tür yavaş intihardır, şekillerin yok olmalarının çok hoş bir durumudur. Hız bitkisel değildir; minerale, kristale özgü bir kırılmaya daha yakındır ve zaten bir yıkımın, bir zaman harcamanın olduğu yerdir. Ama belki çekiciliği, çekicilik ancak gizde varsa da yalnızca boşluğun çekiciliğidir. Hız bizi boşluğa alıştırmadan başka bir şey değildir. Devingenliğin artmasının ardında şekillerin devinimsiz bir tersine dönme özlemi. Geometride canlı şekillerin özlemine benzeyen bir özlem.
Bununla birlikte burada, bu ülkede bir nükleer dünyanın gitgide büyüyen soyutlaması ile, kökleşmeden değil; köküyle sökülüp atılmadan ileri gelen ilkel, bilinçdışı, önüne geçilmez bir canlılık arasında güçlü bir karşıtlık var. Bu metabolik canlılık sekste, işte olduğu kadar bedenlerde ya da alım satımda da görülüyor. Aslında ABD yeri, teknik üstünlüğü, o hoyratça vicdan rahatlığı ile simülasyona açtığı alanlarda şimdiki en ilkel toplumdur. Ve insanı büyüleyen şey, bu ülkeyi geleceğin ilkel toplumu olarak; karmaşıklığın, karışıklığın, en büyük izdihamın, korkunç yüzeysel çeşitliliği ile güzel bir alışıklığın toplumu olarak; sonuçları önceden kestirilemeyen, içkinliği bizi hayran bırakan, ama üstünde düşünülecek geçmişi olmayan, dolayısıyla temelden ilkel, tam bir meta sosyal olgu toplumu olarak dolaşmaktır... İlkellik, bizim ötemizde ve uzaktan kendi tinsel, toplumsal ya da ekolojik mantığını fazlasıyla aşan bir dünyanın abartılı, insanlık dışı karakterine geçmiş.”(*)
İşte böylesi bir ilkelliği aşılamak istemektedir ABD gücünün yettiği her yere. Ve bu gelişmiş ilkellikte sadece iki ana kategori önemlidir “bizimkiler ve ötekiler” bizimkiler bize ait olan her şeyle uyum içerisinde yaşayanlardır, ötekiler ise bize ait olan şeylerle uyum içinde olmayıp karşı çıkan hatta karşı çıkmasa bile bizden taraf olmayanlardır. Amerikan rüyası dedikleri aslında amerikanlaşmış bir dünyadır. Yani Amerika’ya ait olanla olmayan (iyi ile kötü) arasındaki geleneksel savaşta Amerika’ya ait olan (iyinin) karşıtını yenerek zafere ulaşmasıdır Amerikan rüyası. Ancak geçmişi olamayan belleksiz bir toplumun ne denli rüyaları olabilir? Bunun cevabı tabii ki hayırdır! Bilim kurgu adına yapılmış tüm Amerikan fantastik filmlerinde çok açık görmek mümkündür bunu. Amerikan düş gücü, günümüzden 1000 yıl sonrasını tahayyül ederken bile tahayyülünün sınırlarını sadece birkaç yüzyıllık deneyimi olan kendi barbarlığının sınırlarının ötesine taşamaz. Amerikan fantastik sinemasının anlattığı hikayeler neredeyse Amerikanın fethinin ya da Kuzey Güney savaşının hikayesinin tekrarından başka bir şey değildir. Hikayeler aynı olmakla beraber kişi, yer ve zaman adları değişmektedir hepsi bu. Bunun için Amerikalılar fütürizmi iyi becerirler ama hayal kurmayı asla...
Bu noktada amerikan değerlerinin hegemonyasının ötesinde ABD’nin ekonomik, askeri, politik (revaçta olan bir tabirle) imparatorluğuna dokunmak isterim. Amaç dünyanın bütün enerji kaynaklarına sahip olmak ve buna bağlı olarak çok uzak olmayan bir gelecekte küresel imparatorluğunu açıkça ilan etmektir. Bugün ABD’nin “uluslararası topluluğu” ya da küresel savaş karşıtı muhalefete rağmen kendi stratejik amaçları hususunda bu denli aymazca davranması çoğumuza şaşırtıcı geliyor. Çünkü belki de ilk defa herkese ve her şeye rağmen bu strateji doğrultusunda yürümeye devam ediyorlar. Oysa daha önceleri bu tir kritik hususlarda uluslararası yada ulusal bir konsensüs oluşturulmadan ve kamuoyu yönlendirilmeden adım atılmaz idi. Şimdi bunlar es geçiliyor ki, bu şu demek oluyor; “ben artık yeterince güçlüyüm, efendinizim, eğer bana itaat ederseniz, ranttan pay alırsınız. Yok etmezseniz, sizi düşmanlarımın listesine yazarak cezalandırırım.” Evet! Tastamam budur söylenmek istenen. Mülkiyetin devlet ve mülk sahiplerinin iktidar ilişkileriyle içiçe geçtiği başka bir ülke yok şu yer küre üzerinde. Orada tüm hukuk ve siyasal kültür toprakların fethi ile toprak sahiplerinin mülkiyet haklarının açık korunmasına yönelik olarak şekillenmiştir. At hırsızlarının asıldığı başka bir ülke biliyor musunuz tarihte? Yerli katliamları, ırkçılık vb. hepsi bir yana bu bile başlı başına bir şeyler anlatabilir bize amerikan sosyo-kültürel normları hakkında. Böylesi sivil ve içselleştirilmiş bir totaliterizm kültünün yaratacağı toplumsal yapı doğal olarak amerikanın kısa geçmişinde olan değerlerle yani terör, örgütlü şiddet, fütuhat ve linç kültleriyle dolduracaktır içini...Amerikan mahkemelerindeki “halk jürisi” sanığın suçlu olup olmadığına karar vererek “o anki çoğunluğun” tahakkümünün en önemli hukuki payandalarından biri olmakta ve “vahşi batıdaki” toplumsal linç geleneğini günümüzde de sürdürmektedir. Bu aynı zamanda Avrupa’daki Platon’un ideal insanlarına toplumun kaderini emanet etmeye yönelik elitizm geleneğine zıt olan populist bir eğilimdir. Bu bakımdan Amerikan demokrasisinin sivil halkı mülkiyet merkezli militarize etme hususunda son derece başarılı olduğunu ve sistemi büyük oranda bunun üzerine bina ettiğini teslim etmek gerekir. Mülkiyetinin güvenliğini oylarıyla seçtiği silahlı milis gücü “SHERIFF” ile hatta zaman zaman para-militer güçlerle sağlayan amerikan çiftçileri, yine kendi seçtikleri halk jürisi ile adalete, temsilci ve senatörlerle de politikaya müdahale etmişlerdir. Böylelikle amerikan demokrasisi “Temsili Demokrasi”nin varması gereken sonuçlara değin tereddütsüzce vardırılması ve varılan son noktada Avrupa’ya göre çok daha vahşi ve grotesk bir toplumsal tahakküm kültürünün doğmasına neden olmuştur. Vahşiliğine karşın kendi geliştirdiği araçlar olan “çoğunluk, kamuoyu, seçmenler, vergi mükellefleri, medya, vb.” kavramlarla bu vahşetini bir nevi toplumsal kabul derecesine getirdiği ya da meşrulaştırdığı da açıktır. Teknik olarak mükemmele yakın bir mekanizma yaratarak vahşi tahakkümlerinin simülasyon gücünü katlayarak arttırdıkları ve kaba ama mantıklı militer-popülist demokrasilerini Avrupalılara göre daha iyi bir biçimde totalitarizmle birleştirerek “hoş” bir senteze ulaşmışlar, bu gelişmiş (progressive) sentez üzerinden ilkel (primitive) bir demokrasi biçimine varmayı başarmışlardır.
Buradan hareketle küresel imparatorluk teşebbüsünün geleneksel kapitalist değerlerin tahakkümünden öte amerikan değerlerinin tahakkümü olarak anlaşılması taraftarıyım. Sol jargonda dillere pelesenk olan anti emperyalizmden anladığın; ABD’nin ve müttefiklerinin askeri politik stratejilerine karşı olmanın ötesinde, farklı olarak tüm bir kuşatmaya amerikanvari sosyal kültürel davranışlara, tüketim alışkanlıklarına, küresel ekonomik biçimlerine ve akla gelebilecek tüketilmek üzere tabletler halinde üretilmiş her şeylerine karşı olmak olarak anlıyorum.
_______________________________________________________________
(*) Jean Baudrillard, Amerika ( Ayrıntı Yayınları, Haziran 1996)